ŞÖYLE BİR BAKMAK İÇİN BİLE OLSA HOŞ GELDİNİZ!
Resimlere çok takılmayacağınızı umuyorum. Bu blog yazı için var oldu.

30 Ekim 2010 Cumartesi

BOLERO

Uyandığında gözlerinin üzerine dökülmüş, dolaşmış saçlarını karıştırdı. Ağzında acı bir tat, dudaklarında tuhaf bir karıncalanma vardı. Doğrulup terliklerini giydi, banyoya gitti. Aynada yansıyan yüzünü gördü: Tıraşı uzamış, yanakları çökmüş, alnı kırışmış, kalın kaşlı, kemerli burunlu, sivri çeneli, orta yaşlı bir adam. Yakışıklı değil. Hiç olmamıştı zaten. İfadesi belirsiz, bakışları donuk. 'Bundan sonra ne olacak ki?' sorusu aklından geçerken iki yıldır kullandığı, kılları seyrelmiş diş fırçasına uzandı...

Uyandığında gözlerinin üzerine dökülmüş, dolaşmış, gür çalılar gibi inatçı, seyrelmek bilmeyen saçlarını karıştırdı. Akşamdan kalmış olmanın verdiği yorgunlukla ağzında acı bir tat, dudaklarında tuhaf bir karıncalanma vardı. Her sabah yaptığı gibi uzun uzun gerindikten sonra doğrulup eskimiş terliklerini giydi, banyoya gitti. Aynada yansıyan yüzünü gördü: Tıraşı uzamış, yanakları çökmüş, alnı kırışmış, kalın kaşlı, kemerli burunlu, sivri çeneli, esmer, orta yaşlı bir adam. Yakışıklı değil. Hiç olmamıştı zaten. Ama beş sene öncesine kadar kadınlara çekici geldiğini biliyordu. Duruşunu yitirmiş, her şey bitmişti. Şimdi ifadesi belirsiz, bakışları donuk. 'Bundan sonra ne olacak ki?' sorusu aklından geçerken iki yıldır kullandığı, kılları seyrelip biçimini kaybetmiş diş fırçasına uzandı...

Uyandığında gözlerinin üzerine dökülmüş, dolaşmış, gür çalılar gibi inatçı, koyu kahverengi, seyrelmek bilmeyen saçlarını karıştırdı. Güler bu hareketine bayılırdı. Akşamdan kalmış olmanın verdiği yorgunlukla ağzında acı bir tat, dudaklarında seviştikten sonra da ara sıra hissettiği tuhaf bir karıncalanma vardı. Her sabah yaptığı gibi uzun uzun gerindikten sonra doğrulup karısı son evlilik yıldönümlerinde aldığı için atmaya kıyamadığı eskimiş terliklerini giydi, banyoya gitti. Aynada yansıyan yüzünü gördü: Tıraşı uzamış, yanakları çökmüş, alnı kırışmış, kalın kaşlı, kemerli burunlu, sivri çeneli, esmer, orta yaşlı bir adam. Yakışıklı değil. Hiç olmamıştı zaten. Ama beş sene öncesine kadar kadınlara çekici geldiğini biliyordu. O zamanlar dik omuzları, gülünce pırıl pırıl parlayan beyaz dişleri, özgüveni vardı. Dişleri hala yerindeydi fakat artık gülümsemiyordu bile. Kamburu çıkmış, duruşunu yitirmiş, her şey bitmişti. Şimdi ifadesi belirsiz, bakışları donuk. 'Bundan sonra ne olacak ki?' sorusu aklından geçerken iki yıldır kullandığı, kılları seyrelip biçimini kaybetmiş diş fırçasına uzandı...

Uyandığında gözlerinin üzerine dökülmüş, dolaşmış, gür çalılar gibi inatçı, koyu kahverengi, seyrelmek bilmeyen saçlarını karıştırdı. 'Güler bu hareketime bayılırdı' diye düşündü. Sabahları ayaklanan tutkuları hep o saçlarını karıştırdıktan sonra ortaya çıkardı. Akşamdan kalmış olmanın verdiği yorgunlukla ağzında acı bir tat, dudaklarında seviştikten sonra da ara sıra hissettiği tuhaf bir karıncalanma vardı. Hep yaptığı gibi uzun uzun gerindikten sonra doğrulup karısı son evlilik yıldönümlerinde aldığı için atmaya kıyamadığı eskimiş terliklerini giydi, banyoya gitti. Aynada yansıyan yüzünü gördü: Tıraşı uzamış, yanakları çökmüş, alnı kırışmış, kalın kaşlı, kemerli burunlu, sivri çeneli, esmer, orta yaşlı bir adam. Kırk mı altmış mı? Tahmin etmek imkansız. Yakışıklı değil. Hiç olmamıştı zaten. Ama beş sene öncesine kadar kadınlara çekici geldiğini biliyordu. O zamanlar dik omuzları, gülünce pırıl pırıl parlayan beyaz dişleri, en önemlisi özgüveni vardı. Dişleri hala yerindeydi fakat artık gülümsemiyordu bile. Gülecek bir şey bulamıyordu. Kamburu çıkmış, duruşunu yitirmiş, her şey bitmişti. Şimdi ifadesi belirsiz, bakışları donuk. 'Bundan sonra ne olacak ki?' sorusu aklından geçerken Güler'in: "Sakın kendini bırakma" dediğini hatırladı; iki yıldır kullandığı, kılları seyrelip biçimini kaybetmiş diş fırçasına uzandı...

Uyandığında gözlerinin üzerine dökülmüş, dolaşmış, gür çalılar gibi inatçı, koyu kahverengi, seyrelmek bilmeyen saçlarını karıştırdı. 'Güler bu hareketime bayılırdı' diye düşünürken içinin acıyla burkulduğunu hissetti. Sabahları ayaklanan tutkuları hep o saçlarını karıştırdıktan sonra ortaya çıkardı. Bu sabahsa sadece bezgindi; çoktandır alıştığı gibi. Akşamdan kalmış olmanın verdiği yorgunlukla ağzında acı bir tat, dudaklarında seviştikten sonra da ara sıra hissettiği tuhaf bir karıncalanma vardı. Hep yaptığı gibi uzun uzun gerindikten sonra doğrulurken bacaklarına baktı. Gençliğindeki sert uyluk kaslarının gevşediğini fark etti. 'Spor yapmalıyım.' Omuz silkip karısı son evlilik yıldönümlerinde aldığı için atmaya kıyamadığı eskimiş terliklerini giydi, banyoya gitti. Aynada yansıyan yüzünü gördü: Tıraşı uzamış, yanakları çökmüş, alnı kırışmış, kalın kaşlı, kemerli burunlu, sivri çeneli, esmer, orta yaşlı bir adam. Kırk mı altmış mı? Tahmin etmek imkansız. Yakışıklı değil. Hiç olmamıştı zaten. Ama beş sene öncesine kadar kadınlara çekici geldiğini biliyordu. O zamanlar yani Güler hayattayken dik omuzları, gülünce pırıl pırıl parlayan beyaz dişleri, en önemlisi özgüveni vardı. Dişleri hala yerindeydi fakat artık gülümsemiyordu bile. Bir hüzün bulutu kaplamıştı çevresini, gülecek bir şey bulamıyordu. İğne batırılmış balon gibi sönmüştü. Kamburu çıkmış, duruşunu yitirmiş, her şey bitmişti. Şimdi ifadesi belirsiz, bakışları donuk. Ne sevinci ne üzüntüyü paylaşacak kimsesi yok. 'Bundan sonra ne olacak ki?' sorusu aklından geçerken Güler'in: "Sakın kendini bırakma" dediğini hatırladı; iki yıldır kullandığı, kılları seyrelip biçimini kaybetmiş diş fırçasına uzandı...

Uyandığında gözlerinin üzerine dökülmüş, dolaşmış, gür çalılar gibi inatçı, koyu kahverengi, seyrelmek bilmeyen saçlarını karıştırdı. Elinin başına temasıyla dinmek bilmeyen özlemi canlanıverdi. 'Güler bu hareketime bayılırdı' diye düşünürken içinin acıyla burkulduğunu hissetti. Sabahları ayaklanan tutkuları hep o saçlarını karıştırdıktan sonra ortaya çıkardı. Nasıl zevkle dokunurlardı birbirlerine! Bu sabahsa sadece bezgindi; çoktandır alıştığı gibi. Uzun süre önce kaybettiği o pürüzsüz beyaz tenli çocukluk aşkını, sevgili hayat arkadaşını anımsamak bile erkekliğini uyandırmıyordu. Akşamdan kalmış olmanın verdiği yorgunlukla ağzında acı bir tat, dudaklarında seviştikten sonra da ara sıra hissettiği tuhaf bir karıncalanma vardı. Bu toplantılara gitmek istemiyordu, rakıyı sevmiyordu ama arkadaşları peşini bırakmıyorlardı. Hep yaptığı gibi uzun uzun gerindikten sonra doğrulurken bacaklarına baktı. Gençliğindeki sert uyluk kaslarının gevşediğini, baldırlarındaki tüylerin kısmen döküldüğünü fark etti. Hızlı yürüdüğünde ağrısı oluyordu. 'Önce doktora gitmeli sonra da spora başlamalıyım'. Ciddi değildi, yapmayacağını biliyordu. Omuz silkip karısı son evlilik yıldönümlerinde aldığı için atmaya kıyamadığı eskimiş terliklerini giydi, banyoya gitti. Işığı yakmadan önce duraksadı: 'Göz bebeklerimdeki boşlukla karşılaşmaktan bıktım.' Kendini zorladı, içeriye girdi, aynada yansıyan yüzünü gördü: Tıraşı uzamış, yanakları çökmüş, alnı kırışmış, kalın kaşlı, kemerli burunlu, sivri çeneli, esmer, orta yaşlı bir adam. Kırk mı altmış mı? Tahmin etmek imkansız. Yakışıklı değil. Hiç olmamıştı zaten. Ama beş sene öncesine kadar kadınlara çekici geldiğini biliyordu. Bundan hoşlanırdı. Fırsat buldukça güzellere kur da yapardı. Yine de ufak tefek flörtleri saymazsa Güler'i gerçek anlamda aldatmamıştı. O zamanlar yani Güler hayattayken dik omuzları, gülünce pırıl pırıl parlayan beyaz dişleri, en önemlisi özgüveni vardı. Dişleri hala yerindeydi fakat artık gülümsemiyordu bile. Bir hüzün bulutu kaplamıştı çevresini, gülecek bir şey bulamıyordu. İğne batırılmış balon gibi sönmüştü. Zayıflayıp kurumuş, kamburu çıkmış, duruşunu yitirmiş, her şey bitmişti. Şimdi ifadesi belirsiz, bakışları donuk. Ne sevinci ne üzüntüyü paylaşacak kimsesi yok. Aslında istemiyor, insanları yanına yaklaştırmıyor. 'Bundan sonra ne olacak ki?' sorusu aklından geçerken Güler'in: "Sakın kendini bırakma" dediğini hatırladı; iki yıldır kullandığı, kılları seyrelip biçimini kaybetmiş diş fırçasına uzandı...

28 Ekim 2010 Perşembe

SEVGİLİNİN GÖLGESİ (AZ DENEME, ÇOK ÖYKÜ)

Özlemek nedir?

Anne, askerdeki çocuğunu özler. Genç kız, öteki şehre okumaya giden sevgilisini özler. Kadın, kendisini görmezden gelen kocasını özler. Delikanlı düşündeki huriyi, baba olmuş erkek kaybettiği babasını, dedeyse bir türlü getirilmeyen torununu özler. Ne hissederler?

Varlığı gündelik yaşamda isteneni çağırmaktır özlem. Geçen zamanı anlamsız kılar. Her pişirilen tadında olmalıyken, bir tutam az konmuş tuzdur. Bir gülümsemesi eksik nefes, bir sözü söylenmemiş duygu, bir dokunmasından kaçınılmış hayattır. Mutluluk arayışında gerçekleştirilemeyen tüm eksikliklerdir. Sanki her şeydir.



Kapıyı açtığında elini duvara uzatıp lambayı yaktı, karşısındaki aynaya dikkatlice baktı. Kirli sakallı, esmer, toparlak yüzde altları torbalaşmış yorgun gözler, ince burun, kalın dudaklar... Siyah deri montlu, marka pantolonlu, uzunca boylu, hafif göbekli, otuzlarının sonlarında, sıradan bir adam. Tepeden yansıyan ışık erken seyrelmiş saçlarındaki tek tük beyazları belirginleştiriyor. Başını sağa çevirdi. Salondaki geniş pencerenin perdesi çekilmemiş; karşı apartmanın yaşayan dairelerinden ulaşan huzmelerle içerideki televizyon, yanındaki koltuk, üstünde asılı duran kıyı manzarası resmi, kütüphaneyi dolduran biyoloji kitapları camda kendilerini çoğaltıyorlar. Tülün kıvrımları hafifçe dalgalanıyor sanki. Önündeki kanepe kara bir beton bloğa benziyor. Girişteki aydınlık bu büyücek mekanda alacakaranlığa dönüşüyor, rengi belli olmayan halının tüyleri gölgeleniyor.

Öylece yürüyüp girdi. Beş yıldır yerleri değişmemiş eşyaların ortasında durdu, kanepede sessizce oturan kadına baktı. Onu farkedip etmediği anlaşılmıyor; hareketsiz. Bacakları görünmediğine göre sabahlık olmalı üzerinde. Parmaklarının arasındaki sigaranın dumanı belli belirsiz yükseliyor, ucu ateş böceğine benziyor. Kucağında kristal kül tablası var, kenarları hafifçe ışıldıyor.

"Günün nasıl geçti?" dedi kadın, ağzını açmadan.

"Her zamanki gibi sıkıcı."

"Ben de burada sıkıldım. Sen gittikten sonra hiçbir şey yapmadım. Yemek yemedim, su içmedim, sadece sigara. Balkon kapısını açtım bir ara. Üşüyünce kapattım. Çok mu havasız burası?"

"Hayır, iyi" diye yalan söyledi.

"Yanıma gelsene!"

"Kaybolursun diye korkuyorum."

"İstemezsen kaybolmam."

"Böyle daha güvenli. Dün akşam yanına oturmuştum, hatırlıyor musun? Yine bu sabahlık vardı üstünde. Bir anda yok oldun."

"Sen bilirsin."



Ömer işten çıkınca haftada en az iki kez uğradığı kitapçıda karşılaşmıştı Canan'la. Göz bebeklerini belli etmeyecek kadar koyu kahverengi gözlerinin içinde çoğaldığını sanmıştı. Nasıl kahve içmeye ikna ettiğini sonradan hatırlamamıştı bile. Tek arzusu yanından ayrılmamasıydı. Oturdukları kafede ona uzun zamandır bir araya gelemediği, özlediği bir yakınıymışçasına yaşantısını anlatmıştı. Hep mimar olmak isteyip sonunda başardığını, çalıştığı büroya belki de şans eseri kabul edildiğini ama çabalayarak yükseldiğini, on yıldır heyecanı azalmadan proje çizmeye devam ettiğini, işini sevdiğini peş peşe sıralamıştı. Yaşını söylemişti: "Otuz üç". Hemen arkasından bekar olduğunu da eklemişti. Konuşurken kulaklarının yandığını hissediyor, yüzünün kızarıp kızarmadığını merak ediyor, kızın da kendisi gibi etkilenip etkilenmediğini nasıl anlayacağını bilemiyordu. Şimdiye kadar çıktığı, sevgilisi olmuş hiçbir kadına benzemiyordu. Öyle doğal, öyle güzel, öyle sevimliydi ki! İlk görüşte aşka inanmazdı fakat işte duyduğu her şey farklıydı. Çevre renklenmişti sanki. İnsanlar daha canlı, daha güler yüzlüydüler; aniden değişmişlerdi. Önlerindeki kaldırım daha temiz, cadde daha az gürültülüydü. Bütün arabalar yeni, sokak lambaları zevkli, başıboş köpekler zararlı değil sadece meraklıydılar. Hayat birdenbire düzen ve anlam kazanmıştı. Tüm canlılar sevinç içindeydi.

Ertesi gün için randevu kopartmayı başardı. Üçüncü buluşmalarında o tatlı gamzesinin kenarından öptü. Canan da dudaklarından. Vişne tadındaydı ağzı. Boynunun kokusu kır çiçeklerini andırıyordu. Kabarıp duran kıvırcık saçları denizin dalgaları gibiydiler, aralarında ellerini kaybetti. Evine davet etti. Tutkudan tükeneceğini, eriyip kaybolacağını sanıyordu. Sevişirlerken: 'Ah, böyle dursa zaman!' diye geçti içinden.

Birlikte yaşamaya başladılar. Ömer'in evini paylaşıyorlardı. Canan biyologdu. Bir üniversitede öğretim görevlisiydi, araştırmacıydı. Kütüphane biyoloji kitaplarıyla doldu, taştı. Salona babasının hediyesi olduğu için çok sevdiğini söylediği kıyı manzarası resmini astı. İki kişilik bir yatak satın aldılar. Geceler aşağı yukarı uykusuz geçiyordu. Tekrar tekrar birlikte oluyor, birbirlerinin varlığından uzaklaşırlarsa boşluğa düşeceklermişçesine sarılıp bütünleşiyorlardı. "Seni seviyorum" diyordu kız. Ömer'in ayakları yere değmiyordu. İşte müthiş bir enerjiyle çalışıyor, zamanın nasıl ilerlediğini anlamıyor, akşamları aşık olduğu kadının yanında kendisini tamamlanmış, her zorluğu yenebilecek güçte hissediyordu. Gün içindeki olayları tüm ayrıntılarıyla paylaşıyorlar, birbirlerine dokunmadan yan yana oturamıyorlardı.

Dört ay sonra bir yemek sırasında öylesine sorulmuş bir soruya gelen içtenlikli yanıt ve devam eden konuşma bazı şeyleri değiştirdi.

"Daha önce sevgilin oldu mu?"

"Evet."

"Kaç erkekle yattın?"

"Bir kişiyle. Nasıl soru bu?"

"Onu sevdin mi?"

"Çok sevmiştim. Ama aşk hastalık gibi bir şey. Bitti."

"Benden çok mu?"

"Niye böyle bir şey soruyorsun ki? Kimse kimseye benzemez. Senin de hayatında kimbilir kaç kadın oldu, ben merak ediyor muyum? Erkekler için doğal olan kadınlara gelince neden irdelenmeye başlanıyor, anlamıyorum."

Ömer kendisini aldatılmış hissetti. İçindeki burukluğa anlam vermeye çalıştı. Canan'ın geçmişinin olmaması, geride bıraktığı kimsenin bulunmaması gerektiğini söylüyordu derinlerden gelen bir ses. Eşsiz değildi. Belki ona sadece kırık kalbini onarmak için yaklaşmıştı. Bunu anlaması olanaksızdı. O adam aralarına girecekti ilişkilerinde. Sevişirlerken eski aşığını hayal etmediğini nereden bilecekti? Tekrar ona dönmeyeceğinden nasıl emin olacaktı? Başka bir erkeğe kapılması da mümkündü, nasıl engelleyecekti? Vazgeçemeyecek kadar çok seviyordu bu kadını. Ya giderse? Kendisini biraz geride tutması, tutkusunu alabildiğine serbest bırakmaması gerektiğini düşündü ümitsizce; kalbi sıkıştı, gözleri doldu. Belli etmemek için masadan kalkıp su içme bahanesiyle mutfağa gitti.

O gece geniş yataklarının solunda, kapı tarafında yatmak istediğini söyledi. Canan'a dokunmadı. Uzun koridorun açık bir ağız gibi davetkar derinliğine bakarken yavaş yavaş uykunun kuyusuna yuvarlandı. Dalmadan hemen önce kızın ayaklarını onun iki bacağı arasına soktuğunu, saçlarını okşadığını duyumsadı. Dönüp sarılmak istedi ama yapmadı. Ertesi sabah rüyasız uykusundan yorgun kalktı.

Burukluk geçmedi. Göğsünün ortasına taş gibi oturmuştu. Artık hep kapı tarafında yatıyor, seviştikten sonra Canan'a sırtını dönerek uyuyordu. Sevgilisinin elleri vücudunda geziniyor, ılık nefesi ensesini ısıtıyor, Ömer dudaklarını ısırıyordu.

Tekrar aynı konuda konuşmadılar. Canan'ın beden dili Ömer'e aşık olduğunu söylüyordu ama o şüpheden kurtulamıyor, durakladığı yerden bir adım ileriye gidemiyordu.

Altı ay böyle geçti. Bir gün Canan midesi bulandığı için kahvaltı edemedi. Ardından iki hafta süresince her sabah kustu. İşe geç kalıyor, sararmış yüzündeki kocaman kara gözleri hüzünle parlıyordu. Ömer'in kalbi parçalandı fakat soru sormadı. Kendiliğinden gelen herhangi bir açıklama da olmadı.

Üçüncü haftanın başlangıcında, gece yarısından sonra aniden başlayan, kıvrandıran karın ağrısıyla hastaneye gitmek zorunda kaldılar. Dış gebelik teşhisi, acil ameliyat, durdurulamayan kanama, yirmi dört saatten daha az sürede gerçekleşen yok oluş! Canan Ömer'i öylece bırakıverdi.

Cenazede anneyle babayı gördü. Acıdan ayakta duramayan iki orta yaşlı insan. Konuşmadılar. Karmakarışıktı, boşluğu yaşıyordu; onları umursamıyordu aslında. Donmuş gibiydi. Bundan sonra nasıl devam edeceğini bilmiyordu.



"Beni gerçekten sevdin mi?"

"Canımdan fazla. Nasıl anlamadın?"

"Benden öncesi vardı. Diğeriyle karşılaştırmadın mı hiç?"

"Hayır. O bitmişti. Yaşadığım için pişman olmadım, çok güzeldi. Bir aşktan diğerine insanları taşırmışız, kim söylemişti unuttum. Belki bazı izler vardı, hissettin, kıskandın. Oysa kıyaslamıyordum. Tamamen farklıydın. Tekrar bütün olmamı sağlamıştın. İnandıramadım. Hep arkanı döndün bana."

"İlk olmak isterdim."

"Değildin ama sana aşık oldum. Sonra da yalan söyleyemedim."

"Kendimi aldatılmış hissettim. Herhangi biriydim, özel değildim sanki. Gidersen katlanabileyim diye uzaklaşmaya çalıştım."

"Aptalcaydı. Yine de çok üzdü beni."

"Ben sıradan bir adamım. Seni kırdığım için nasıl özür dileyeceğimi bilmiyorum."

"Aşkta pişmanlık yoktur. Hem boşver, geçti artık."

"Kızgın mısın?"

"Kusarken ne olduğunu sormanı isterdim."

"Yapamadım."

"Biliyorum."

"Yanına gelmek istiyorum. Lütfen kaybolma."

"İstemezsen kaybolmam."

Kanepeye doğru yürüdü. Ayakkabıları halının tüyleri arasına gömülüyor, ayakları ağırlaşıyordu sanki. Üç adımlık mesafe sonsuzluk kadar uzadı. Nefes nefese yanına oturdu. Kadın hareketsiz, yüzü belirsizdi. Sigarasının külü uzamıştı. Ömer titreyerek elini tuttu: Oradaydı.

"Yatalım mı?"

"Sen bilirsin."

Giriş ışığından başka aydınlatmanın olmadığı evde elele uzun koridoru geçip yatak odasına geldiler. Kapıyı kapattı. Karanlıkta sendeledi. Zorlukla ulaştığı yatağın üzerine örtüyü kaldırmadan, montu ve pantolonuyla uzandı; sağa, duvara arkasını vererek. Gölge sola yattı. Sırtını kapıya döndü, iyice sokuldu, silinmiş yüz hatlarındaki boş gözlerini kapatıp başını göğsüne gömdü. Ömer içindeki özlemin azalmasını umarak sımsıkı sarıldı yokluğa.



Böyle dramatik yaşanması gerekmez. Kimsenin öykü ya da roman kahramanı olması da gerekmez. Gündelik hayatta biraz hoşgörü, biraz özgüven her şeyi halledebilir. Yeter ki ta içten istensin, hareketi sağlayacak cesaret bulunsun.

Kavuşamamanın acısıyla yananlar için...

25 Ekim 2010 Pazartesi

KARANLIĞIN SOL ELİ: BİLİMKURGUNUN GERÇEĞİ

En çok etkilendiğin iki yazarın adını söyle deseler hiç düşünmeden Dostoyevski ve Ursula Le Guin derim. 'Suç ve Ceza' ile 'Karanlığın Sol Eli' bence aynı öneme sahip. İlkini üç kez okudum, ikincisini ise dört kez.

Fantastik edebiyatı (bilimkurguyu) ortaokul sıralarında 1984'le tanımıştım. Sonra Burgess'in Otomatik Portakal'ı geldi. Hoşlanmama rağmen özellikle aradığım bir tür değildi. Araya yıllar girdi, Le Guin'in Yerdeniz Büyücüsü'ne rastladım. Devamını da istekle getirdim. Hayal gücünün genişliğine ve farklı dünyalar kurmaktaki ustalığına hayran olmuştum; üçlemesini severek tamamladım. Tolkien'i yani Yüzüklerin Efendisi'ni keşfedince üç cildi bir haftanın içinde yuttum diyebilirim. İşte aradığım buydu! Gerçi Tolkien dilbilimciydi, belki de ana mesleğinin yardımıyla böylesine olmayan bir lisan geliştirebiliyordu ama yine de okurken yazarın zihnini serbest bırakmadaki başarısını derinden hissettim. Şaşırmamak olanaksızdı. Her şeye rağmen kafamda belli belirsiz bir soru işareti oluşmuştu. O sağlam ve müthiş zevk veren yapıda küçücük bir eksiklik vardı. Tekrar okuyunca buldum: Tümevarımı kullanıyordu! Karşıtlıkları ve benzerlikleri farklı insan türlerinde ve mekanlarda gösteriyor, eşleştirmeleri öyle yapıp sonuca ulaşıyordu. O zaman şöyle düşündüğümü anımsıyorum: 'Bu şekilde işleyen bir beyin tümdengelimle kurgulasa, en var olmadık dünyada insana ait her şeyi tüm açıklığıyla anlatabilir. Okuyucuyu içine soktuğu evren hemen hemen mükemmel olabilir.'

Tolkien'in açtığı yolda ilerleyen ve sanırım onu geçen yazarın Ursula Le Guin olduğunu Karanlığın Sol Eli'ni okuyunca anladım. Bu benim fikrim tabii.

Kitabın adı mı çok ilgi çekici geldi, Le Guin'i tanıdığım için mi duraksamadan aldım, bilemiyorum.

Önsözleri okumaktan hoşlanmam. Fakat buradaki topu topu dört sayfaydı ve 'hadi bir göz atayım' dedim. İyi ki demişim!

Le Guin tüm açıklığıyla: "Bir romancının işi yalan söylemektir" diyordu. "Dünyaya karşı gerçek! Sanat yaptığı araç kurmaca olan sanatçı, sözcüklerle söylenemeyecek olanı sözcüklerle söyler. Bütün edebiyat metafordur. Bilimkurgu metafordur. Neyin metaforu? Bunu bilseydim, Genli Ai masama oturup gerçeğin hayal gücüyle ilgili bir mesele olduğunu anlatmak için mürekkebimi ve daktilo şeridimi harcamazdı."

O zamana kadar beklediğimin bu itiraf olduğunu bilmeden okuyormuşum!

Öykü Kış gezegeninde geçiyordu. Hain'den gelen tek temsilci (elçi) olan Genli Ai, Ekumen gezegenler topluluğuna dahil etmek için Kış (Gethen) yetkililerini ikna etmeye çalışıyordu. Bilinen evrende androjen insanların yaşadığı tek yerdi Gethen. Yani kemmere girdikleri dört beş gün dışında tüm ay boyunca nötr olan insanların dünyası. Kişi kemmerdeyken uygun eş bulduğunda dişi veya erkek yöne evrilebiliyordu. Yani bir sefer baba olursa bir diğer seferinde anne olabiliyordu.

Aslında yazarın en baştan Genli Ai'ye söylettiği gibi tek bir hikaye vardı. Ama bu, algıya göre değişebiliyordu. Benim gerçeğim olan hikaye, elçi (erkek cinsiyetli) Genli Ai ile Gethen'li (androjen) Estraven'in hikayesiydi. İki ayrı dünyanın tesadüfen yolları birleşmiş iki farklı bireyinin birbirini tanıma aşamasından geçtikten sonra bir diğerini anlama isteği ve hem ortak geçirilen zaman, hem zorluklar hem de dayanışmanın kaçınılmaz biçimde getirdiği güven duygusuyla oluşan sevgi.

Güçlü bir aşkın nasıl ortaya çıkabileceği, onu yaşayanların geçmişlerinden kopuk olamayacağı, eski sevilenleri unutmak gerekmediği, hatta onlar sayesinde daha duyarlı olunabileceği öyle güzel anlatılıyordu ki!

Romanı özetlemeyeceğim. Ama iki doruk noktasından bahsetmek istiyorum.

Birincisi Genli Ai'nin öndeyicilere gidip "Gethen beş yıl içinde Ekumen'e üye olacak mı?" sorusunu sorduğu bölüm. Hain'li elçi, "belki de farkında olmadan zihin okuyorsunuz" dediğinde öndeyicilerin dokumacısı Faxe: "Bu neye yarardı ki? Soruyu soran, cevabını bilse bedel ödemezdi" der. Genli Ai sorusunu sorar ve oluşan konsantrasyonla verilen kesin yanıttan bunun bir kehanet değil, gözlem olduğunu anlar. İnzivadan ayrılmadan önce dokumacıyla tekrar konuşur ve Faxe der ki: "Bizler buraya en çok hangi soruların sorulamayacağını anlamak için geliriz." Genli Ai şaşırır: "Ama sizler cevap verenlersiniz!" Faxe'ın yanıtı çok etkileyicidir. "Bizler öndeyi sanatını yanlış soruların cevabını bilmenin ne kadar yararsız olduğunu göstermek için geliştirdik. Cevabı kesin olan, ikimizin de bildiği tek bir soru var: Ölüm. Hayatı mümkün kılan şey sürekli, dayanılmaz belirsizliktir yani bir sonra ne olacağını bilememek."

Ümit kavramı, insanların ölüm tehdidine rağmen yaşamda yol almalarını sağlayan tek gerçek daha ne kadar güzel ve estetik anlatılabilir?

İkinci doruksa 'Buz üzerinde' bölümü. Sadece kar, buz, fırtına, kızaklar ve iki ayrı dünyanın insanı var. Paylaşabilecekleri her şeyi paylaşırlar. Sonra Estraven kemmere girer. Genli Ai, kendisini bir insan olarak ve olduğu gibi kabul eden tek Gethen'linin Estraven olduğunun bilincindedir artık. Aralarındaki derin arkadaşlık hissinin cinsel çekimden doğduğunu fark eder. Aşktır bu. Fakat aşk, farklılıktan kaynaklanmıştır. Birbirlerine fiziksel olarak dokunurlarsa kazandıkları yakınlığı kaybedeceklerini, tekrar iki yabancı olacaklarını düşünürler. Sadece zihin konuşmasıyla yetinirler. "Doğru mu yaptık, bilmem" sorusuyla Genli Ai şüphesini dile getirir; gerilim bitmez.

'Işık karanlığın sol elidir

karanlık da ışığın sağ eli,

ikisi birdir, yaşam ve ölüm, yan yana

yatarlar kemmerdeki sevgililer gibi,

tutuşmuş eller gibi,

sonuçla yol gibi.'

İlk kez bir eserden bahsederken bu kadar çok alıntı yapıyorum. Ama dayanamadım. İnsana dair her şey bir romanda bu kadar mı güzel dile getirilir? Belki de yazar, bilimkurgunun gerçekdışı gerçekliğini kullandığı için böylesine etkili olabilmiş, kimbilir?

Kitap okurken (öykü ya da roman) beklediğim, kendimi içinde bulmam. Bana ait bir şeylerden bahsetmesi. Anlattığı hikayeye beni de dahil etmesi. Bunu yaparken inandırıcı olması. Sürükleyiciliğiyle o kurgulanmış dünyada kalmayı istememi sağlaması. Dilinin yarattığı müzikle kulağımı şenlendirmesi. Sözcüklerinin özgün ritmini ve gösterdiklerinin birbirleriyle uyumunu duyumsatıp zevk vermesi. Bitirince kendime dönüp baktığımda algımın gelişmiş, benliğimin biraz olsun değişmiş olduğunu fark etmem. Tüm bunları çok kolaymış gibi yapması...

Çok şey istemiyorum. Le Guin yapmıştı. Benim kendi gerçeğimi bulduğum gibi (her kişinin gerçeği, yaşadıklarının zihninde şekil değiştirerek bıraktığı izlerden oluşmaz mı?) başkaları da aynı romanda kendi gerçeklerini bulabilirler diye düşünüyorum. Yorumların çeşitlenmesi, etkinin bütün olarak değerini azaltmaz, tersine çoğaltır.

Sadece androjen bir kimlik yaratarak insanlığın tüm değerlerinin, güçlü ve zayıf yönlerinin, korkularının, yaşamın, ölümün tek tek irdelenmesi... Hayran oldum, gıpta ettim, Türkiye'de değil bu düzeyde, neden hiç kayda değer fantastik yazın örneği yok diye üzüldüm ve örnek aldım. Çok zor olmasına rağmen beynimi elimden gelenin en üst sınırına değin zorlayıp serbest bırakabilmek için uğraşmaya başladım. Bendeki etkisi böyle belirgin oldu.

Kitabı sevdiğim arkadaşlarıma hep önerdim. Bazılarına ödünç verdim. Geri getirmeyenler oldu, gidip tekrar satın aldım. Kütüphanemde bulunduğunu bilmek beni hayata karşı güçlü kılıyor. Abartıyor muyum, bilmem.

Ursula Le Guin, fantastik edebiyat ve hem yazarların hem okumayı sevenlerin bu alandaki çekinceleri konusunda bir yazı daha yazmak istiyorum. Hemen bunun ardından olmayabilir.

22 Ekim 2010 Cuma

YARIMADA SANILAN ADA: AMASRA (ÖZLENEN)

İlk gidişimden bu yana çeyrek yüzyıldan fazla zaman geçti. Küçücük bir beldeydi, çoktan ilçe oldu. Mesleğe orada başladım, iki yıl yaşadım ve döndüm. Hep tekrar görmek istedim. 1997'de Tosya'da çalışırken bir kez, günübirlik olarak ziyaret edebildim. Büyümüştü, turist ağırlıyordu fakat sürprizlerle dolu, çekici kimliğini kaybetmemişti. Her yanı ayrı güzeldi; eskisi gibi.

Tanışmamız bir torbanın içinde olmuştu. Kur'a çekmeye gittiğimde öyle heyecanlıydım ki torbadan çektiğim kağıtta yazan adını okuyan görevlinin ne dediğini anlayamadım. Alkışları duydum yalnız. 'İyi bir yer herhalde' diye düşündüm. Dışarı çıkarken arkadaşlarıma sordum: "Amasra" dediler. 'Orası neresi acaba? Köy mü, belde mi, ilçe mi? Herkes nereden biliyor da alkışlıyor?'

Kur'a sonrası yemeğe gittiğimizde Fransız Riviera'sı gibi bir yerde yaşayacağımı söyleyen sınıf arkadaşımın kıskanan yüz ifadesini çok canlı olarak anımsıyorum. Bu söz bana bir şey ifade etmediği gibi duygularımda da bir kıpırtı yaratmamıştı. Hiç yurtdışına çıkmamış olan yirmi üç yaşındaki şaşkın ben, Fransız Riviera'sını elbette duymuştu; okumuş ve resimlerini görmüştü ama ne demekti bu? İnsanların çok serbest davrandığı turistik bir yer mi? Büyük kent olanaklarını aratmayacak zengin bir belde mi? Kur'a gerginliğinin bitmesinin verdiği rahatlık dışında bir şey duyumsamamıştım doğrusu.

Zorunlulukla birlikte gençliğin o katıksız merakını ve serüven duygusunu da içimde taşıyarak yola çıktım. Bartın'dan sonra o çok dönemeçli, iki yanı çam ağaçlarıyla kaplı asfalt kıvrıla kıvrıla aşağıya doğru inerken herkes başını sola çevirdi; ben de baktım. Görünen Karadeniz'di. Lacivert, çalkantılı, pırıltılı... Hemen denizin kenarında kırmızı damlı evleri düzenli ve bakımlı küçük bir köy vardı. 'Bu ne güzellik böyle?' diyen tatlı bir mırıltı hissettim. Meğerse bu başlangıçmış. Birkaç kez daha döndükten sonra otobüs Bakacak'a geldi ve nefesim kesildi. Sağda, aşağıda, inanılmaz bir uyumla koyu mavi suların üzerinde adeta yüzen kuyruklu, minik bir ada vardı. Çam ormanlarının ortasında, mavi ile yeşilin arasında, ufka doğru uzanan duru bir güzellik! Alçakgönüllü, suyun içinde sanki uykudan uyanan bir bebek gibi gerinen, bulunduğu yerden ışık saçan bir ada. Ona elbette ki ada demek gerekiyordu. Sevgili Amasra! Kuyruğundan anakaraya bağlı olmasının ne önemi vardı ki? Her şeyiyle denize aitti. Renklerinin ve çizgilerinin uyumu mutluluğun resmi gibiydi.

Kuyruğundan geçip içine girdikten sonra etkilenmemek mümkün müydü? Kişilikli bir yerleşim yeri! Ne demek bu? Gördüğün, dokunduğun andan itibaren sana kendini katan, senden de bir şeyler isteyerek zenginleşen güzel varlık. Orada yaşarken hiç umutsuzluk duymadım. Mutsuz olduğum günler pek çok oldu ama başımı çevirdiğimde ya büyük liman ya da doğa harikası küçük liman bana gülümsüyordu. Ormanlarla çevrili, güneşin her dakika farklı renkler ve gölgeler yarattığı, uyum dolu, denizin sesiyle yosun kokusundan ayrı düşünülemeyecek bir güzellik umutsuzluk verebilir mi?

Betimlemek ne kadar mümkün olabilir bilemiyorum ama çalışayım: Tombul gövdesinin iki yanında iki harika koy; sağdaki daha büyücek. Büyüğünün uzantısı olan mendireğe yaslanmış sıra sıra yük gemileriyle içinde ufalanmış böcekkabukları dolu gümüş rengi, irice kumlu, uzun kumsal. Mendireğin girişinde olmazsa olmaz ördek ailesi. Büyük limanın özelliği, kararsızlık yaratan iki ucunun olması. Bir tarafta Şah mahallesiyle ardındaki çam ormanlarını seyrederek yürünebilecek plaj yolu, diğer tarafta ise surların yer yer yıkılmış, gizemli görüntüsü ile kale içi. Dar yollarında sıralanmış iki üç katlı taş evlerin arasına sıkışmış sevimli caminin tam karşısında Çeşm'i Cihan meyhanesi. Önce içip sonra dolaşılabilir (ya da tersi). İçerken başını çevirip denize ve ormana da bakılabilir, kalenin görüntüsüne de dalınıp gidilebilir. Ezan okunurken kadeh de kaldırılabilir, bardaktaki son yudumu dikip imamın çağrısına uyarak iki rekat namaz da kılınabilir. Kumsalda üç aşağı beş yukarı volta attıktan sonra boş kayıkların içinde mavi ispirtoyla kendilerini zehirleyen alkoliklere birer selam çakılıp Çekiciler Çarşısı'na doğru yollanılabilir. Akşam saatlerinde dükkanlar kapanmış, eski kömür işçisi, astımlı ustalar evlerine ya da kahvelerine gitmiş olabilirler. Önemli değil, camekanlarda kepenkler yoktur; tahta işlerine bakılabilir. O güzelim ağaç oymalarla gözler bayram edebilir. Çekiciler Çarşı'sından yukarı doğru yürünürse meydana ve oradan da doğa harikası küçük limana çıkılabilir. Bir köşeciğinde mini minnacık balıkçı barınağını barındıracak kadar bonkör ve küçüklüğüne inat, insana dünyanın en geniş ufkunu gösteren, günün hatta gecenin her anında rengini değiştiren mavisiyle eşi olmayan koy: Küçük liman. Hemen köşesinde bir meyhane daha: Canlı Balık. Sanki denizin içinde gibi. İster orada otur ister meydanın göbeğindeki Kafe Kumsal'da. Hem böylece solda, limanın ağzında, müzenin kapısının yakınında beline kadar suya girmiş, kömür tozu toplayanları tanımış olursun. Devam edeyim dersen, sağa doğru kıvrılıp Karanlıkyer dehlizinden geçince yine iki seçenek çıkar karşına. Bu küçük kasaba ne kadar çok soru soruyor, ne çok yol ayrımı veriyor! Yavaş yavaş Boztepe'ye mi çıkmalı yoksa küçük limanı annesinin kucağındaki tatlı bir bebek gibi karşıdan gösteren Sormagir mahallesine mi dönmeli? Boztepe'nin sağında yüzerek ulaşılabilecek kadar yakın görünen Tavşan adasına da gitmek isteyebilirsin. Ağlarını hazırladıkları sabah ve akşam saatlerinde balıkçılar denize açılırlarken isteyeni alıp beş dakikada adaya bırakabilirler. Kararsız kalırsan bir duvara tüneyebilir ve bu güzelliğin nasıl ortaya çıktığını, kimlere mekan olduğunu, ne umutlar, ne üzüntüler ama ille de Karadeniz gibi derin, çalkantılı, fırtınalı duygular yaşattığını, insanlarına ne benzersiz bir toplumsal bellek bahşettiğini düşünebilirsin.

Daha fazla edebiyat yapmadan gerçeklere gelelim: Ben tanıdığımda Amasra üç ana unsurdan oluşuyordu. Deniz, kömür ve temizlik. Hayatımda o zamana kadar gördüğüm ve daha sonra (şimdiye değin) içinde bulunduğum en temiz yerdi.

Esas şaşkınlığı yaratan, insanlarıydı. Büyük limanın karşısında, evimin yanındaki birahane sahibinin beslediği kazlar örneğinde olduğu gibi. O öfkeli yaratıklar bir kurt köpeğini nasıl hiddetle kovalamışlardı! Gülerken korkmuştum da. Beni de kovalayabilirlerdi. Birahane sahibi ne düşündüğümü bakışlarımdan anladı ve ne zaman dükkanın önünden geçsem kazlarını başka yönlere dağıttı. Aynı birahaneye geceleri evimin önünden geçerek giden akşamcıları da iyi anımsıyorum. İçtikten sonra asla aynı yoldan geriye dönmediler. Yani evimin önünden yalnız içmeye giden adamlar geçti, hiç sarhoş geçmedi diyebilirim. Ya yazın Kur'an kursuna giden ilkokul öğrencilerine ne demeli? Temmuz sıcağında, öğle tatilinde ben ve pek çok çalışan Amasra'lı denize giderken, kızlı erkekli çocuklar birlikte kurstan çıkmış olurlar ve çığlık çığlığa koşarak, yollarda üstlerindeki giysileri aceleyle çıkartmaya çalışarak, birbirleriyle itişip kakışarak bir an önce denize ulaşmaya çalışırlardı. Kışın kar yağdığında başı bağlı, orta yaşlı kadınların kızakların üzerinde Boztepe'den aşağıya büyük bir cesaret ve neşeyle kaydıklarına, bu nedenle yaralandıklarına tanık oldum. Deli baldan defalarca zehirlenenlerin yine deli bal yemeğe devam ettiklerini gördüm. Sonbaharda balıkçıların saatlerce lüferlerin yağlı bedenleri hakkında konuştuklarını duydum. Bunun ötesinde müdürü olmayan müzenin bekçisi bir arkeolog kadar bilgiliydi. Mühendislerle işçiler arkadaştı. Çeyizinde elişi sofra örtüsü olmayan hiçbir kız evlenemezdi. Evlerdeki tüm eşyalar beyazdı. İlkbaharda sokaklar sabunla yıkanırdı. Temizlik, temizlik ve hep temizlik! Kömür nedeniyle mi böyleydi insanlar yoksa? Siyahın yanında beyaz, karanlığın yanında aydınlık, ölüm korkusuyla her an duyumsanan yaşama isteği öyle yerleşik ve baskındı ki hep şaşkınlık duydum. Yorgunluklar ve küçük kırgınlıklarsa silinip gitti.

Akşamları işten çıktığımda Fatma'nın tuhafiye dükkanına uğrayıp çay içerken gelecekteki beklentilerimizden bahsetmeyi gerçekten sevmiştim. Küçük limanın yanındaki tek kafede, her gün farklı batan güneşi izleyerek Bartın yerel gazetesinin muhabiri olan Behçet hastası, benim yaşımdaki Selma'yla söyleşmeyi de çok sevmiştim. Sormagir mahallesindeki işçi ailesi dostlarımın veya EKİ lojmanlarındaki mühendis arkadaşlarımın evlerinde hep aynı huzurlu ve renkli sohbetleri yaptım. Hayattaki her şeyden ve orada yaşamın ayrılmaz bir parçası olan denizden konuşurduk. Birbirimizi dinlerdik. Kimse kimsenin sözünü kesmez ve herkes karşısındakini olduğu gibi kabul ederdi. Varlığımın onaylanmasının ve oralı sayılmanın mutluluğunu iliklerimde hissederdim.

O zamanlar topu topu üç bin kişinin yaşadığı beldeye üç bin ağaç diken bir belediye başkanımız vardı. Çılgın bir adamdı. Çalıştığım dispanserin üst katında eşi ve iki çocuğuyla otururdu. Küçük limanda, biri mühendis diğeri avukat olan evli arkadaşlarıma ait Canlı Balık meyhanesine gideceğim zaman nerede olduğumu ona haber verirdim. Gözlerinin içi gülerek bakardı bana. Tıpkı komşum Melahat gibi. Benden en fazla üç yaş büyük, iki çocuk annesi, tanıdığım en hünerli ev hanımı olan sevgili arkadaşım Melahat! Evde olduğumda canımın sıkıldığı saatleri sanki hisseder ve beni alıp kendi evine götürürdü. Alçakgönüllü, yaptığı her işi iyi yapan, güleryüzlü Melahat. Üçüncü çocuğunu kocasıyla olan akrabalığı nedeniyle, sakatlık korkusuyla doğurmaktan kaçınan ve bu nedenle aile huzuru bozulan Melahat! Bazı kış geceleri sobamda odunlar çıtırdayarak yanar, mendireğe vuran Karadeniz'in sesi odamı doldururken böyle bir dostun üst katımda oturduğunu bilmek beni öyle rahatlatırdı ki onun hüznünü değil, sadece güçlü varlığını duyumsar ve mutlu olurdum.

Çekiciler Çarşı'sında dolaşmak, bazen birkaç tahta oyma işi seçmek çok zevkliydi. Pazartesileri kurulan pazardan bakraçla yoğurt almak, akşamları tulumbacıya uğrayıp başka hiçbir yerde bulunmayan küçük ve iyi kızarmış tulumbaları ağzım sulanarak tarttırmak da. Ya gelen hediyeler? Gün ağarırken denizden dönen balıkçıların o saatte tepsiyle getirdiği kıpır kıpır balıklar (zili ben kapıyı açıncaya kadar parmaklarını çekmeden çalarlardı); sabun, süt ve yosun kokan küçük kızların kendi bahçelerinde yetiştirdikleri sepet sepet Ereğli çilekleri... Amasra'lılar şen, dürüst, çok temiz, bonkör ve yaşamı seven insanlardı. Ufukları genişti; tıpkı yaşadıkları yer gibi.

İzin dönüşlerinde, özellikle kışın Bakacak'tan Amasra'yı seçemediğim zamanlar olurdu. Tepede ısı değil sadece ışık veren güneş, aşağıda ise pamuk benzeri bir bulut görünürdü. Kasaba belleğime öylesine kazınmıştı ki siste kaybolmuş her ayrıntısını, ilk karşılaşılacak bina olan müzenin güzel, kurşuni, bir buçuk katlı taş yapısını, balıkçı motorlarının fenerleriyle ışıldamaya çalışan karanlık, aksi denizi, tek büyücek meydanı, dar sokakları, düşmemeye çalışarak yürüyen bildik sarhoşları ve o tuzlu, nemli kokuyu hiç zorluk çekmeden hayal edebilirdim.

Ah, güzeller güzeli beldem! Üç bin yaşındaki çocuk! Fenikelilerin keşfi, kraliçe Amastris'in mekanı, Fatih Sultan Mehmet'in Çeşm'i Cihan'ı! Sana yakışan uzun boylu, alımlı, çekici ve denizle bütünleşmiş insanlarınla birlikte bende ne unutulmaz izler bıraktın, bir bilsen! Otobüsle herhangi bir zamanda sana doğru gelirken, sis bulutunun ardına saklandığında bile varlığını hisseder, içim titrerdi. Otobüs bulutu yarıp yolcularının başlarını döndürerek alçaldığında zorla görünür olan müzeyi, lambaların aydınlatamadığı sokakları, eski yazlık sinemaya sırtını verip büyük limanı seyreden evimi anımsıyorum ve özlüyorum. Kale içinin dar yollarını, tavşan adasının tavşansız çalılarını, Karanlıkyer dehlizinden geçmeyi, büyük limandan mendireğe yüzmeyi özlüyorum. Sen bana yaşama sevincini öğrettin. Peki, ben ne yaptım? Benden küçük de olsa bir iz kaldı mı sende acaba? O muhteşem toplumsal bellek, geçici varlığımı kaydetti mi? Hem merak ediyorum hem de umut ediyorum.

En kısa zamanda tekrar geleceğim. Bir gün değil, birkaç gün kalacağım. Belki de hakkında daha uzun yazılar yazıp borcumu ödemeye çalışacağım.

18 Ekim 2010 Pazartesi

DÜŞ MÜ GERÇEK Mİ?

Yılanı takip ettim. Kumda kusursuz S'ler çizerek bir metrelik kayanın altındaki oyuğa girdi; uzunca kaldı. Amacını tahmin ediyordum, sabırla bekledim. Alnımdan, sırtımdan şıpır şıpır akan teri silmedim bile. Kıpırdamadan durmam, onu ürkütmemem gerektiğini biliyordum; dayandım. Akşamüstünün geldiğini kayanın ve yanındaki tek kaktüsün uzamaya başlayan gölgelerinden anladım. Sonunda çıktı: Çıplaktı. Bana bakmadı. Uzaklaşırken düşünceli ve çok savunmasız görünüyordu. Üç adımda kovuğa ulaşıp bakındım. İşte oradaydı! Hep istediğimi yeni algıladığım, bu nedenle bugüne kadar ulaşamadığım o şey: Yılanın çıkartıp attığı kılıfı! Alıp üzerime geçirdim. Tam bana göreydi. Eski benliğimi içerisine sakladım, yeni kimliğime büründüm. Artık beyaz bir sayfa açabilirim. Yol ayrımlarında en dar sokaklara sapabilirim. Yemediklerimi yiyip içmediklerimi içebilirim. Gerçeklerden düşlere geçebilirim. Yeni bir öykü yazabilirim.

Çöle nasıl mı ulaştım? Zaten benimleymiş de görmezden gelmişim. Sabahları uyandığımda anımsamadığım rüyalarımın merkezindeymiş. Sarı, toz gibi ince, ışıltılı, rüzgarla savrulup dağılıveren kumu nasıl da iyi tanıyorum! Sanki avuçlarımdan dökülüyor. O durmadan şekil değiştiren tepeleri sanki ben yapıyorum. Gündüzünün kavurucu sıcağı, gecesinin titreten soğuğu hiç yabancı değil. Sevgime ve öfkeme benziyor. Sevincime ve üzüntüme, arzuma ve nefretime... Tek bilmediği kıskançlık. Ben de hiç öğrenememiştim zaten. Mutsuzluk yaratan varlığına alışamamıştım. Onun bulunmadığı bir yere varabilmek muhteşem!

Yeni, pırıl pırıl derimle eve döndüm. Kimse değişikliği fark etmedi. Önce odaları dolaştım bir bir. Kapıların arkasını araştırıp dolapların içlerini karıştırdım. Aradığımın ne olduğunu bilmiyordum ama bulacağımdan emindim. İkinci gün buldum: Kemanım! Otuz yıldır elime almadığım o çocukluk tutkum!

Kutusu yıpranmıştı, korkarak açtım. Sağlamdı. Cilası bozulmamış, telleri kopmamış, sadece tozlanmıştı. Güzelce temizledim. Silerken okşadım. Çok özlemişim! Kalbim güm güm atarken akort etmeye çalıştım, beceremedim. Kulağım paslanmış biraz. Hemen bir ustaya götürdüm. Düzeltti, gösterdi, sabırlı olmamı öğütledi.

Artık her gün çalıyordum. Notaları tek tek, pürüzsüz seslendirmek zaman aldı. Çenem, boynum ağrıdı, sol elimin parmaklarında nasırlar belirdi, sağ el bileğim uyuştu. Olsun, ilerliyordum. Kendimden de uğraşımdan da memnundum. Giderek kemanımla geçirdiğim süreyi arttırdım. Gündüzleri dışarıya daha az çıkmaya, geceleriyse sabaha karşı uyumaya başladım. Arkadaşlarım merakla ne yaptığımı sorduklarında söylüyordum, inanmıyorlardı. Beni eski ben sanıyorlardı. Oysa yılanın derisi üzerimdeydi, cildimle bütünleşmiş, kaynaşmıştı; görmüyorlardı. Değişmiştim, anlamıyorlardı.

Sonunda Mozart'ın müziğini deneyecek düzeye gelebildim. Ama daha fazla yoğunlaşmaya ihtiyacım vardı. Eve giren çıkan oluyor, konuşup işimi bölüyorlardı. İş yerindeyse... Olanaksızdı. Düşündüm, karar verdim, evi de işi de bıraktım.

Şimdi çölde yaşıyorum. O rahatlatıcı, ufku açık yerde. Borges'in labirentinde. Hiç korkutucu değil. Tersine huzur verici. Çok çekici çünkü değişken. Tehlikelerle dolu olduğu için uyarıcı da. Yalnız değilim, burada başka canlılar var. Sabırlı ve beni olduğum gibi kabul eden yeni arkadaşlar edindim. Bir kısmı eskiden de benimleymiş de sırtımı dönmüşüm; ne yazık! Müziğimi dinliyorlar, ben çalışırken hiç hareket etmeden, sessizce bekliyorlar. Ben de onlara saygı gösteriyorum. Birlikte yemek yiyoruz, bana çöl hikayeleri anlatıyorlar. Yaşamı da ölümü de aynı zaman diliminde barındıran hikayeler bunlar. Elbette öyle olacak, burası çöl! Özgürlüğün doruk noktasında başın dönmüş dolaşırken aniden ölebilirsin.

Kendime ışıltılı kum tanelerinden bir koza yaptım; yeni evim. Üzerini tümüyle örtmedim, arada girip çıkıyorum. Arkadaşlarım da geliyorlar. Duvarlarını güneşin altın pırıltısıyla ayın gümüşsü aydınlığını emmiş toz parçacıklarıyla kapladım; çok güzel oldu. Tam keman çalınacak yer! Burada yaşıyorum ve çalışıyorum.

Mozart'ın keman için yazdığı parçaları çalıyorum. Giderek daha iyi oluyor. İleride bu kusursuz müziğe özgün yorumumu katabileceğim, inanıyorum. Kendi kendimle yarışıyorum. Artık kısır çekişmeler, çekememezlikler yok hayatımda. Çölün yalınlığına sığındım, usta bir yorumcu olabilmek için kan ter içinde uğraşıp duruyorum. Tek istediğim, Mozart'ı seslendirirken kendi sözümü de söyleyebilmek. Bir gün çalarken kozamın derinliklerinden renkli kelebekler çıkıp dinleyenlerin etrafını saracak. Müziği duyan, kelebekleri de görecek, çevrelerinde uçuşmalarından zevk alacak. O günden sonra daha çok insan beni dinlemeye gelecek. Ben kelebek olmayacağım. İçimden, eski benliğimden kelebekler yaratacağım. Dehaların müziğine katıp onları dünyaya salacağım. Böylece hafifleyip, arınıp mutluluğu yakalayacağım. Daha çok yolum var, biliyorum. Hiç önemli değil. Çöl beni besliyor, ucunda amacı olan yolda yolculuk etmek hoşuma gidiyor. Hayatın anlamı bence bu.

İşte yeni gerçeğim (eskisi neydi, unuttum). Düşse bile kararım kesin; uyanmayacağım!

14 Ekim 2010 Perşembe

TAYFUNLAR ÜLKESİNDE (JAPONYA)

Bu kez bulutların resmini çektim.Hareketi fotoğraf karesinde verebilecek kadar iyi fotoğrafçı değilim ama yine de o telaşlı koşturmacayı ucundan yakalayabildim. Ufukta rüzgarın hem hoyrat hem sanatçı elleriyle durmaksızın şekil değiştiren, modern, soyut yontular benzeri yükselen beyazlar, onlara doğru hamle yapmış yaklaşan siyahlarla kavuşmak üzereydiler. Altlarındaki Pasifik, yüzünü buruşturup mavisini koyulturken kırışık, sonsuz bir çarşaf gibi uzanıyordu. Sahi doğuda, okyanusta nedense beyaz dalga olmuyor. İnsan yanılıyor, denizi sakinmiş sanıyor. Oysa her çırpıntı hiç yoksa bir metre. Ben korkuyorum, giremiyorum. Hele tayfun zamanı yanına bile yaklaşmıyorum. Sörf yapanları hayranlıkla izlemekle yetiniyorum.

Tayfunlar! Televizyondaki hava durumu tahminlerinde kullanılan haritalarda suya atılan bir taşın yarattığı daireler gibi gösteriliyorlar. Rotaları, hangi şehri hangi gün ve saatte ne şiddetle etkileyecekleri, hangi trenin veya uçağın kaç dakika gecikme ile kalkacağı neredeyse yüzde yüze yakın oranlarla biliniyor. Otuza yakın sayıda ortaya çıkıyorlar, hepsinin numaraları var. Ağustos'un ikinci yarısından Ekim sonuna kadar oradalar. İnsanlar hep tedirgin. Güvenlik önlemleri azami derecede alınmışsa da birlikte yaşamaya alışmamışlar, sadece katlanıyorlar. Göbeğindeki kara gölgenin üzerlerine gelmeyeceğini, bu seferkini de atlatacaklarını umarak, dış halkalara rastlarlarsa getirdiği serinlik ve bereketli yağmurlardan yararlanıp gülümseyerek...
Orası neresi mi? Elbette Japonya.

Aktif yanardağların, depremlerin ve tayfunların mekanı. Üç bin adalık deniz ülkesi. Uzak doğunun hem en hızlı değişen hem hiç değişmeyen, tehlikeler ve sürprizlerle dolu bölgesi.

İlk tayfunumla Tokyo'da karşılaşmıştım. Uzun süredir Kyushu'da yaşıyordum ve Tokyo'ya ilk gidişimdi. No: 9; yanlış anımsamıyorsam. On bir Eylül saldırısından üç gün önceydi. O yıl demek ki erken oluşmaya başlamışlar ya da ardı ardına, aşağı yukarı iki günde bir tane doğmuş. Gitmeden önce biliyordum tabii. İçten üçüncü halkanın o kocaman şehre erişmeyeceği öngörülüyordu. Ama dördüncüsü de fena değildi doğrusu. Kararmış gökyüzü, hızla şekil değiştiren dev gibi, koyu gri bulutlar, bardaktan boşanırcasına değil, savrularak, dönerek yağan, rüzgarın kamçısı olmuş ılık yağmur... 'Kimse korkmuş görünmüyor, o halde benim de korkmama gerek yok' demiştim. Oysa sadece belli etmiyorlarmış; yanılmışım.

Doğadan korkmamak aptallık. Japonlar bunu öyle iyi öğrenmişler ki! Pasifiğin ortasında, anakaradan uzak yaşadıkları için öğrenmek zorunda kalmışlar. Şinto tapınaklarında saz gibi eğilerek dua ettikten sonra teknik olarak ne yapmak gerekiyorsa yapıyorlar. Tayfunları çekingen bir saygıyla hayatlarına kabul ediyorlar.

Doğa Japonya'da öyle büyük güç gösterileri yapıyor ki insanlar ölümün çok yakınlarında olduğunu hep hissediyor. Belki de bu nedenle biriktirerek yaşamayı tercih ediyorlar. Maddi şeyleri değil, gördüklerini, bilgiyi, deneyimlerini, sevgiyi biriktiriyorlar. Tek bir an, geçmişin üzerine güzelce yerleştirilebilecekse veya kendi üzerine gelecekte başkaları konabilecekse önemli. Öyle dokunup geçmek yok; en derinini ve en uzağını görerek, hissederek, anlayarak yaşamak istiyorlar. Karşılarındaki ne ya da kim olursa olsun hem mikroskobu hem teleskopu kullanarak bakıyorlar sanki.

Eylül başında yine tayfun vardı. Sondan ikinci halka Miyazaki'yi vurmuş, gölgesiyle yaz sıcağını dayanılır kılmıştı. Tekrar Kyushu'da olmak, adanın daha önce gidemediğim bu şirin kentini kıyı bucak dolaşmak mutlulukla eş anlamlıydı.
Rüzgarın tartışmasız hükmü altına girmiş tüm ağaçlar bambulara benzemişler, bulutlar tepelerini yalayıp geçerken bükülebildikleri kadar bükülüyorlardı. Her yer keskin bir ot kokusuyla kaplıydı. Kocaman damlalarla dallardan düşen ağustos böcekleri neredeyse avuç içi kadar büyümüşlerdi; gördüm. Yağmur heyecanla, telaşla hem dikey hem yatay yağarken aniden karar değiştirip kesiliveriyordu. Hava sıcaktı fakat öyle nemliydi ki! Buğulu bir atmosferden izledim çevreyi. Su buharı her şeyi ıslatıyor, aldığım soluğa sızıyor... Fırtına saçları dağıtıp şapkaları uçuruyordu ama damlar, elektrik direkleri yerli yerindeydi. Benzin istasyonlarında, yollardaki molalarda kimse gökyüzüne bakmıyordu. İnsanlar sakindi; her zamanki gibi. Hafta sonu gezisine çıkmış olanlara rastladım. Bazıları Şinto tapınağının tuğla kırmızısı siperliklerine dayanıp kabarmaya yüz tutmuş okyanusu seyrediyorlardı. Rahipler kapının gerisinde yüzyıllardır yaptıklarını yapıp niyet çektirirlerken içerideki küçük havuza beş yen atıp evlilik tanrısına dua edenler bile vardı. Tayfunun halkası yaşamın akışını engellemiyordu.

Tehlikenin dış kabuğunun içindeydim. Hem biraz ürkütücü hem de çok güzeldi.

12 Ekim 2010 Salı

BAL, KUSTURİCA VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Nisan ayında İstanbul film festivalini nefes nefese, başım dönerek takip etmeye çalışmıştım. İlk kez böyle bir sinema maratonunu deniyordum ve ne yalan söyleyeyim, iyi seçmişim. İzlediğim kırk iki filmin yarısını muhteşem olarak niteleyebilirim. Bir kısmı fena değildi. Görmesem de olurmuş ya da sıkıldım dediklerim ise altı yediyi aşmadı. Ne yazık ki bunların arasına çoğunluğun hayran kaldığı Bal da girdi.

Bu heyecanlı koşturmacada otuza yakın filme birlikte gittiğim, kitap kurtluğunun daha da ötesinde gerçek bir sinema faresi olan ve belleğinde özel bir sinema arşivi bulunduran sevgili arkadaşım, üçlemenin diğer filmlerinden birinde uyumuş. Bal başlamadan önce şöyle söyledi: "Boşver, en azından Karadeniz'in güzel manzaralarını göreceğiz, bir de çocuk var, nasılsa çok sıkılmayız." Tam da öyle oldu.

Semih Kaplanoğlu'nun usta bir yönetmen olduğu, aldığı ödüllerden belli elbette. Ama evrensele yerelden varmaya çalışan bir sanatçıymış izlenimi yaratırken bana yöresel öğelerin özelliklerini gözden kaçırmış gibi geldi. Bunlar da filmdeki başlıca sıkıcı unsurlar oldu. Temponun yavaşlığından hiç söz etmiyorum. ("Oo, buna yavaş mı diyorsun?" yorumlarını duyar gibiyim.)

Uzun zamandır Bal hakkında yazmak istiyordum aslında da şimdi Antalya film festivalinden çekilmesi nedeniyle sırası geldi sanırım. Başından başlayacağım. Neden Yakup'la Yusuf? Eğer dinsel öyküyü işlemeyecektiyse karakterlerin adlarının örneğin Ahmet'le Mustafa olması hikmete (bala) ulaşmanın yolunu farklı seçmelerinde bir sakınca mı yaratırdı? İsimler beklenti oluşturup kafa karıştırıyordu. Sonra orası Karadeniz ve Karadeniz kadını son derece etkin, aktif roldedir. O kadar edilgin bir anne, Karadeniz doğasında var olamaz. Ya da mekan Karadeniz olmamalıymış. Mekan, manzara haricinde bu hikayeye ne katıyordu ki Karadeniz seçilmiş? Ayrıca horon neden gösterildi, anlayamadım. Belki de folklorik öğe olarak izleyicilerin hoşuna gideceği düşünülmüştür. Oysa Karadeniz'de çok önemli birleştirici bir faktördür horon. Başladığında dışında kalınmaz. Kadın, erkek, çocuk, herkes dahil olur, saatlerce hatta gün boyu sürer. Dayanıklılığı vurgular, baharın gelişini kutlar. Ana karakterlerin oralı olmalarına rağmen turist gözleriyle seyredip katılmadığı, öncesinde ve sonrasında hikayede bir değişiklik yaratmayan, öylesine gösterilip geçilen horon işlevsiz bırakılmış, harcanmıştı; yazık! Son olarak hiçbir Karadeniz çocuğu, ayıların çıkabileceğini bildiği o tehlikeli ormanda, kışın ayazında başını ağaca yaslayıp hülyalara dalmaz. Daha da vardı ama aradan epeyce zaman geçtiği için bu kadarını anımsayabildim.

Tüm ödülleri toplamış bir yönetmenin en önemli filmi hakkında böyle düşündüğüm için üzgünüm. Maalesef beğenmedim. Yereli iyi ve gerçeğe uygun verebilseydi, kafa karışıklığı yaratan hikayesi belki etkileyici olabilirdi. Söylemek istedikleri yerli yerine oturabilirdi. Oraya buraya serpiştirilmiş, dinsel göndermelerle bulanıklaştırılmış simgelerle dolu, ağır aksak akan bir görsellikti izlediğim. Kamera iyiydi, hakkını vermek lazım.

Kusturica'ya gelince: Dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri bence. O da yerelden yola çıkıyor, filmlerini renkli öğelerle süslüyor ama hikayelerinde yöresel olan hiçbir şey sırıtmıyor. Böylece anlattığını inanılır ve zevkle seyredilir kılıyor. Jüriye davet edildi diye yerden yere vuruldu. Televizyondaki sıkıntılı duruşu ve kendisini savunmak zorunda bırakılışı ne acıydı! Bosna savaşındaki tecavüzleri önemsemediği ya da gerçekleşenlerden az olduğunu savunduğu iddia ediliyor. Pazar günkü Cumhuriyet'te Zeynep Oral çok güzel yazmış. Kusturica'nın düşünceleri şimdi mi belli oldu? Haziran'da Bursa festivalindeyken bunlar bilinmiyor muydu? Bosna'daki tecavüzlere olan gecikmiş duyarlılıkları göz yaşartan yurdum insanları, Türkiye'deki tecavüzleri neden görmezden geliyor? Üstelik bizde yaygın olan, çocuk tecavüzleri. Savaş falan yokken.

Zeynep Oral yazmasaydı belki de fark etmeyecektim. Gerçekten yönetmeni Bal'ı neden festivalin başlamasına bir iki gün kala yarışmadan çekti de jüri belli olduktan hemen sonra veya geçen ay böyle bir şey düşünmedi? Okur okumaz aklıma filmdeki horon sahnesi geldi nedense.

Sonuçta Kusturica gitti, biz bize kaldık. Başkalarını bilemem ama değerli bir konuğu kovalamanın utancı benim içimi burktu.

17 Eylül 2010 Cuma

PİŞMANLIK ÖYKÜLERİ

Henüz okula başlamamıştı. Bir sabah ekmek almaya giderken kaldırımda kulağı mandallı, uyuklayan, tanımadığı bir köpek gördü. "Merhaba" diye selamladı. Köpek başını bile kaldırmadı. Bu onu yolundan çevirmedi. Dönüşte ekmeğin köşesini köpeğin önüne attı. Geç kalmıştı, yiyor mu diye bakmadan eve koştu. Annesine heyecanla olanları anlattı ama köşeyi onun kemirdiği suçlamasıyla karşılaştı. Gerçeği kanıtlayamayınca çok utandı. Bu anı beynine kazındı, kaldı. Bir daha kimseye doğruyu söyleyemedi.

Kırmızı ışık yanmıştı. Krem rengi takımını giymiş genç kadın, yeni yıkattığı beyaz arabasının gazına bastı. Son anda durup soldan akacak trafiği kırk beş saniye süreyle beklemek istemediği için hızlandı. Ancak o anda, dört yolun karşı tarafında yetmiş sekiz yaşındaki eski terzi, hünerli, sevecen ev hanımı caddeye adımını atmıştı. Bir an bakışları karşılaştı. Tomris teyze yere düşüp başını betona çarpmadan önce 'keşke durduklarından emin olsaydım' diye aklından geçirdi; sonrasını hiç hatırlamadı. Diğeri ise bir daha araba kullanamadı.

Karı koca kavga ediyorlardı, hem de nasıl! Sonunda kadın yatak odasına gitti, hızla kapıyı çarptı. Adamsa biraz hava almak için dışarıya çıktı. Geceydi. Dört sokak lambasından ikisi bozuktu. Bir sigara yakıp hızlı hızlı yürümeye başladı. Köşedeki eski, yıkılmak üzere olan ahşap evin önünden geçerken üç delikanlının kendisine doğru ilerlediğini gördü. On dört, on beş yaşlarında çocuklardı. Metruk evde tinercilerin kaldığını biliyordu ama konduramadı. Ellerindeki bıçakları son anda fark etti. Öldürücü darbeyi yemeden önce: 'Ne vardı Ayşe'ye kızıp da evden çıkacak?' diye düşündü. Ayşe ise olanları öğrendikten sonra bir daha yüksek sesle konuşamadı.

Çocuğun ateşi yüksekti. Annesi soğuk suya batırdığı havluları alnına, koltukaltlarına, kasıklarına koydu. Baba işten yeni dönmüştü, yorgundu. Hastaneye sabah gitmeye karar verdiler. Gece yarısını geçerken küçük bedende kasılmalar başladı, ağzından köpükler geldi. On beş dakika içinde acil servise ulaştılar. Müdahale edildi. Ama Alican bir daha gülmedi ve yürüyemedi. Onu beslerken, egzersizlerini yaptırırken, yatağına taşırken içlerindeki azabın bitmesi için yakarıp durdular.

Bir kasaba lisesinden başarıyla mezun olmuştu. Araştırmacı olmak istiyordu. Ailesi yoksuldu. İstediği üniversitenin biyoloji bölümüne girdi, birincilikle bitirdi. Yerler başkalarınca tutulmuştu, fakültede kalamadı. Paraya ihtiyacı vardı; bir hastaneye depo memuru olarak girdi. İş arkadaşlarının belden aşağı esprilerine gülerken: 'Daha gerçekçi bir tercih yapsa mıydım acaba?' sorusu aklını kurcalayıp duruyordu.

Yurtdışından yeni dönmüştü. Kendisini gelişmiş, değişmiş, deneyimli hissediyordu. Öğrendiklerini aktarmak için uğraşacaktı. Bölüm başkanı değişmişti. Ondan ortalamanın üzerinde bir şey beklenmediğini, istenmediğini, engellendiğini fark etti. Uğraştı, kimse ilgilenmedi. Başka bir kuruma geçemedi. Tıkanıp kaldı. Yaptığı işin önemi kalmamıştı, getirdikleri kendisiyle birlikte sönüp gidecekti. Mesleğini terk etti. 'Devam etseydim ne olurdu?' sorusundansa hiç kurtulamadı.

Severek evlenmişlerdi. İkisinin de çok istedikleri kızları yeni doğmuştu. Eskisinden fazla çalışması gerekiyordu. Karısının tek başına bebekle başa çıkamadığını, zorlandığını, destek istediğini göremiyordu. Bir yıl sonra uzaklaştıklarının farkına vardı. Toparlanamadı, aldırmadı; iki yıl geçmeden ayrıldılar. Boş eve girdiğinde kaybettiklerinin acısı ile yanıyordu.

Hastalandığını telefonla öğrendi. Çok uzaktaydılar, gidemedi. Buluştuklarında aylar geçmişti. Kilo vermiş, güçten düşmüş, özgüvenini kaybetmişti. Bütünleşerek kucaklaştılar ancak eskisi gibi sevişemediler. Erkek çok üzüldü. Kadını kırdı ve kendisine baktırmak istemediğini söyledi. Bunu kabullenememişti. Arada sırada dostça görüşme isteğini de o geri çevirdi. Yokluğunu, kolunu veya bacağını yitirmiş gibi yaşadı. Şimdi ise hiç aklından çıkmıyor. Arkadaşça devam etselerdi yeniden başlayabilirler miydi acaba?

24 Ağustos 2010 Salı

KURGULANMIŞ BİR KADIN PORTRESİ

Etine dolgun, düzgün bacaklı bir kadın. Beli kalın, kalçaları geniş, göğüsleri büyük, biraz da sarkık. Onları toparlayan marka sütyenler giyiyor, dekoltesini de açıyor. Genellikle mini etek oluyor üzerinde. Derli toplu oturmamaya sanki özellikle özen gösteriyor gibi. Saçları kıvır kıvır, uzun, sarı boyalı. Teni buğday; tipik Türk sarışını. Eli sıklıkla başında geziniyor. Yüzü fena değil, çirkin sayılmaz. Makyajla hoş görünüyor.

Capcanlı, kıpır kıpır. Aklına gelen her şeyi olduğu gibi söylüyor. Çok konuşuyor. Eleştirileri acımasız fakat eleştirilmeye tahammülü yok. Çabucak yakınlık kurup insanlarla içli dışlı oluyor. Ufak kırgınlıklarla da uzaklaşıveriyor.

Erkekleri çekiyor. Bacakları mı, fütursuzluğu mu, iniş çıkışlarının duygusallık gibi algılanması mı, belli değil. Kimsede karar kılamıyor. İdeal prensini bekliyor tam olarak ne istediğini bilemeden.

Kırkını yeni geçmiş. Cildindeki gözenekler büyümeye başlamış, göz kenarlarında ince çizgiler oluşmuş, boynu hafifçe sarkmış. Yanaklarının, dudaklarının yirmi yıl önceki o gül rengi solmuş. Çok önemli değil ama onu telaşa düşürüyor. Gecikmişlik hissi üzerinden akıyor sanki. Hep bir yerlere yetişme ya da yetişememe duygusu içinde. Kendisini yiyip bitiriyor.

"Aşık olmam lazım, hemen!" diyor. Ismarlama aşk! Belki de bunu erkeklere belli ettiği için onca adam etrafında pervane gibi dönüyor, kim bilir? Niçin kullanmasınlar ki?

İyi bir işi var. Ruhunu yaptığı işe asla katmıyor. İşi 'iş' diye kabul ediyor, elbise gibi giyip çıkartıyor. Parayı önemsemiyormuş gibi davransa da çevresindeki insanlarla tartışmalarının esas nedeni hep para oluyor. Evi düzenli, gösterişli ve bakımlı. 'Ütülü gömleklerin temsilcisi!'

Kıskanç. Gıpta etmiyor, doğrudan 'neden bende yok?' duygusuna giriveriyor. Aklına hitap edilebiliyor gerçi, bu da bir nefes alma zamanı tanıyor diğer kişilere; hiç yoktan iyi! Aklı ile duyguları sık sık çarpışıyor, kazanan daima duygular oluyor. Beğenme, hoşlanma, hoşgörü, empati yok hayatında. Tutku ve nefret var. İki uçta salınıp duruyor.

Zor bir insan. Bazı yakın arkadaşlara sahip. Sanki onları zorla tutuyor gibi. Çok sık arıyor, aranmak için bahaneler yaratıyor. O istemeden kurtulmak imkansız sayılır.

Hoş sohbet. Kıvrak zekalı, esprili, ağzının içine baktırmasını biliyor. Bol jestli, mimikli konuşuyor. Seyretmesi, dinlemesi keyif veriyor. Yalnız bir süre sonra karşısındaki de bir şeyler anlatmak istiyor, o zaman konuyu değiştiriveriyor.

Okuyor, spor yapıyor, geziyor, hep kalabalık içinde ama çok tatminsiz. Arayıp duruyor. Dışarılara bakınırken kendisinin farkında mı? Asla yetinmesini bilmiyor.

Tutumlu. Savurganlık yapmıyor. Gerçekçi de. Güvende olacak kadar tutunanlardan.

Tuhaf bir şekilde dürüst. Kendisine özel, açıklamak istemediği kişisel şeyler dışında yalan söylemiyor, kimseyi dolandırmaya kalkışmıyor. Hırslı olmasına rağmen elde etmek istedikleri için doğrudan çarpışmayı seçiyor. Dolaylı veya uygunsuz yollara sapmıyor. Özgüveni tam. Egosu çok yükseklerde.

Değerbilir bir yanı var. Yapılan iyilikleri unutmuyor, aynı şekilde karşılık vermeye çalışıyor. Fakat bu onu zorluyor ve sıkıyor sanki. Görevden hoşlanmıyor.

Kötüler ve kötülüklerle uğraşmayı daha fazla seviyor. Kinci. İntikam planları kuruyor. Neyse ki uygulamaya üşeniyor. Aynı zamanda dedikoducu. 'Ağzında bakla ıslanmıyor' deyimi onu tarif etmek için icat edilmiş herhalde.

Güçlü bir karakter. Varlığı hep belli oluyor. Çekimini hissetmemek imkansız. Güneşi andırıyor. Bu nedenle de biraz dikkatli yaklaşmayı hatta çok yaklaşmamayı gerektiriyor. Hele kızgın zamanında sırtını dönüp uyumaya hiç gelmez; yakıp kavuruverir aldırmadan.

İkiyüzlü, dost görünüp ne sakladığı belli olmayan insanlara elbette ki tercih edilir.

Mutlu olmaya hakkı var. Bu huzursuzluk, kısmen de dengesizlikle nasıl becerecek acaba?

Belki de sonunda öykü ya da roman kahramanı olup ölümsüzlüğe ulaşır.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

PERU (LİMA - dönmeden önce)

La Paz'dan bindiğimiz uçak bizi tekrar maceraya başladığımız yere, Lima'ya getirdi. İnanamıyorum ama bir kez daha deniz seviyesindeyiz.

Önce Cuzco'da bizden ayrılan arkadaşımızla buluşuyoruz. O da zevkli zamanlar geçirmiş. Öyle otel odasında oturup dönelim diye beklememiş, Lima'yı karış karış dolaşmış. Her caddeyi, önemli meydanı, müzeleri, bar ve kumarhaneleri öğrenmiş. Keyfi yerinde görünüyordu; tebrik ettik.

Bu seferki yerel rehberimiz melez bir kadın. Tipi ne yazık ki gözlerimin önünden silinmiş, tarif edemeyeceğim. Bizi Lima'nın içinde yer alan piramite götürecek. Daha İstanbul uçağının kalkmasına yedi saat var; gezmezsek olmayacak.

Piramit değil de labirent burası. İnkaların deniz kenarında İspanyolları karşılamalarının ardından katledildikleri en önemli kent merkezi. Tarım alanlarında bahçe işleriyle uğraşırmış gibi görünen gerçek boyuttaki figürler, heykel. Duvarlarının bir kısmında insan kemiklerinin kullanıldığı iddia ediliyor. Restorasyonu henüz tamamlanmamış topraktan tuğla bloklara değil oturmak, dayanmak bile yasak. Hemen görevliler tarafından uyarılıyorsunuz.

Onca insandan uzak bölgede dolaştıktan sonra etrafı yüksek binalarla çevrilmiş bu antik yerleşim yeri beni pek sarmadı, ne yalan söyleyeyim.

Melez kadın rehberimiz öğle yemeği için fare kızartması denemeyi isteyip istemediğimizi soruyor; çok iyi yapan bir yer biliyormuş. Teşekkür ediyoruz. Biz kendi imkanlarımızla idare ederiz.

Okyanus kıyısındaki güzel parkımıza geliyoruz. Aşk bu kadar yüceltilebilir! Sevişen kadın - erkek heykelinin önünde cilveleşen genç Peru'lu çift gerçekten içimi ümitle doldurdu. Gülümsedim, yaşadığım sürece sürprizlerin var olabileceğini düşündüm, uzaklara dalmışlarken sezdirmeden resimlerini çektim. Umarım bana duyumsattıklarını unutmam.

Okyanusu seyrederek deniz ürünleri ve patates kızartması yiyip bira içtik. Çok keyifliydi.

Hala vaktimiz bol. Bugün Pazar olduğu için Lima'da açık pazar varmış. Rehberimiz bizi oraya götürüp bırakıyor. Amerikan pasaportlu genç arkadaşımız önce ananasları görüyor ve dilimletip, torbaya doldurtup alıyor. Çok susamıştım, iyi akıl etti. Ne lezzetli!

Dolaşmaya başlıyoruz. Hediyelik eşya tezgahlarının yanında resim sergileri açılmış. Arkadaşım resme meraklı, kendisi de yapıyor. Yerel orkestra elemanlarından oluşan güzel suluboya tablolar seçiyor. Bana da ısrar ediyor: 'Bak, o halıyı söyleyip duruyorsun, alamadın, benzer bir şey götürmezsen pişman olacaksın!'

İkinci dükkana girdiğimizde gözüm sağ üst köşede duran resme takılıveriyor. Üç şapkalı köylü kadın, yüzleri görünmüyor; mısır topluyorlar. Hakim renk, koyu sarı. Arkadaki And dağları bile öyle. Başları bulutlu. Demetlerin her ayrıntısı nasıl da incecik işlenmiş! Yağlıboya bir tablo. Satıcıya soruyorum: Sergilenmiş eser olduğunu, satılmadığı ve sanatçısı parasız kaldığı için eline ulaştığını söylüyor. Biraz duraksamayla pazarlık sonrası alıyorum. Adını bilmediğim Peru'lu ressamın ekspresyonist yaratısı artık duvarımda asılı.

Peru ve Bolivya maceramız böyle sonuçlandı. Peru'da daha çok geçmişte, İnka döneminde dolaştık. Bolivya'da ise genellikle bugündeydik. Belirsizliği, gücü ve şaşırtıcılığıyla insana kibirlenmemeyi telkin eden doğayla tanıştık. İki ülke birbirini tamamladı. Tek tek gezseydik belki de böyle etkileyici olmayacaktı, kimbilir? İstanbul'a dönerken aklım öyle karışıktı ki gördüklerimden dişe dokunur bir anı kalacak mı diye endişe ediyordum. Fakat aradan zaman geçip izlenimler belleğimde kendilerine uygun bölgelere yerleştiklerinde yaşadıklarımın çok zengin deneyimler kazandırdığını fark ettim.

Pislik içinde eve vardığımda: 'Çok gezen mi çok okuyan mı daha iyi bilir?' diye soran bir deyişi anımsadım. Bence her ikisi de. Ya da hiçbiri. Deha sahibi olanlar, sadece odalarının alacakaranlığında oturup yaşamın kendilerine gelmesini bekleyerek yaratabilirler. Ama benim gibi sıradan insanlar, ikisinden de yararlanmasını bilmeli diye düşünüyorum. Dünya çok renkli. Önyargısızca bakıldığında cömertçe öğretiyor.

Bir kez daha hiç bilmediğim yörelere geziye çıkacak olursam öncelikle şapkamı unutmayacağım. Sonra mutlaka çok cepli, hafif pantolonlar giyeceğim; kot zorluyor. Belden kemerli veya omuzdan askılı küçük çanta alacağım. İki parça valizle değil, bir büyük bavulla gideceğim. Fotoğraf makinem için yarım düzine pilin yanı sıra kamera da götüreceğim. Su şişemi asacak askılığım hazırda, el feneri, dürbün, bant, kağıt maske ve kalın ip (ihtiyaç olmadıysa da hep gerekecekmiş gibi hissettim) sırt çantamda bulunacak. Uzun kollu tişörtlerimin sayısı ise kısa kollulardan fazla olacak.

Urubamba ile tanıştım; Amazon'u yakından tanımak ister miyim? Bilemiyorum. Amazon havzasının Peru ve Bolivya dağlarından daha zorlayıcı olduğunu tahmin ediyorum. İçimde merak yok değil ama dayanıklılığıma o kadar güvenemiyorum.

Machu Picchu'ya belki, Uyuni'ye ise kesinlikle tekrar gitmek isterim. (Son resim de oraya ait zaten) Yakınlarına havaalanı yapıldıktan sonra elbette. O çöl yolu bilerek çekilmez doğrusu.

Sanki yazarken daha çok hatırladım. Kelimelere aktarmadığım izler satır aralarından bana göz kırpıyorlar. Başka sefere, başka anlatılarda (ya da kurgularda)...

19 Temmuz 2010 Pazartesi

PERU (TİTİCACA)

Erken kalktık, her zamanki gibi. Otel güzel, kahvaltı mükellef.

Heyecanlıyım. Titicaca'daki insan elinden çıkmış yüzen adaları göreceğiz hatta üstlerinde yürüyeceğiz.

Bambudan inşa edilmiş, doğal olmayan kırktan fazla adacığı Uros Kızılderilileri yapmış. Onlar vaktiyle İspanyollardan kaçıp bağımsızlıklarını sürdürebilen tek eski İnka soyu. Dağlardan hızla göçerek Titicaca'nın kıyısına gelmişler, bambuları birbirlerine bağlayıp üzerlerinde barınılabilecek yaşam alanları üretmişler. İspanyollar kıyıya gelip suda gezinen adaları fark edince peşlerine düşmüşlerse de yakalayamamışlar. Çünkü Uroslar, yine bambudan yaptıkları sandallarıyla gölün enginliğinde yok olmuşlar. Böylece bugüne kadar soylarını devam ettirebilmişler.

Yeni bir yerel rehberimiz var. Kot pantolonunun üzerine kırmızı, kalın, uzun kollu ceket giymiş, beyaz şapkalı, kara gözlüklü, kısa boylu, şişmanca bir kadın. Yüzen adaların birinde doğup büyümüş. Şimdi Puno'da oturuyor ama oraları avucunun içi gibi biliyor. İngilizcesi iyi. Ana dilleri İspanyolcayla birlikte Aymara lisanı. Antonio ile ancak İspanyolca konuşarak anlaşabiliyorlar. Titicaca kıyılarından Bolivya yaylalarına kadarki yerli dili: Aymara. Bu bölgede iki resmi dil var; İspanyolca ile Aymara lehçesi. Tıpkı Cuzco'da İspanyolca ile Quechua dili olduğu gibi.

Teknemiz hiç fena değil. Rahatça yerleşiyoruz. Dünya üzerindeki varlıklarını ancak yirmi beş yıl daha sürdürebilecekleri, sonrasında çürüyerek son bulacakları söylenen yüzen bambu adalara gidiyoruz; bence gerçekten önemli.Titicaca, Puno gözden kaybolana kadar kirliydi. Yer yer köpükler ve sazlarla kaplıydı. İlerledikçe derinleşip temizlendi. Balıkçı kayıkları, küçük motorlar, rengini pek belli etmeyen göl, her an griye dönüşüverecekmiş izlenimi yaratan koyulmaya hazır mavi gökyüzü, küme küme beyaz bulutlar... 'Ben yabancıyım!' diye bağıran bir manzara. Yine de çekici.

Kırk beş dakika sonra bir yüzen adaya varıp yanaştık. Bizim yeni rehberin kardeşleri diyebileceğim kadar ona benzeyen kısa boylu kadınlar tarafından güler yüzle karşılandık. Yalnız giysileri farklı; çok renkli yerel elbiseler var üzerlerinde. Her yer bambu; ayaklarımızın altında yaylanıyor. Elbette ki yine bambudan inşa edilmiş kulübeler görünüyor. Bazı erkekler otları toparlıyorlar. Hoş yüzlü, biraz karikatürümsü başları olan kayıklar kenarlarda bekliyor.

Dolaştık. Evlerin içlerine bakmamıza izin verdiler. Televizyonla buzdolapları mevcut (elektrik var). Ancak tuvalet yok. Ocaklar dışarıda, yüksek ayaklı toprak setlerde duruyor. Uroslar burada geçimlerini turizmle balıkçılıktan sağlıyorlar. El işlerini satıyorlar, Titicaca'nın cömert sularında avlanarak yuvarlanıp gidiyorlar. Yaban ördeklerini yakalayıp, iç organlarını temizleyip, kurutup yiyorlarmış. Bir kısım Kızılderililer Puno'ya yerleşmiş, adalara işyeri gibi sabah gelip akşam dönüyorlarmış. Fakat bir bölümü hala buralarda yaşamaya devam ediyor. Artık hepsi Peru vatandaşı. Yeni yüzen ada yapmıyorlar. Zamanla hepsi yerleşik düzene geçecek, işlevini tamamlamış adacıklar da Titicaca'ya karışıp anı olacak. Turizm gelirinin devam edip etmemesine aldırmıyorlar; yenilerini yapmayacaklar, kararlılar.

Onurlu ve sakin insanlar. Ürettikleri kilimler, örtüler, çömlekler, takılar gerçek sanat eserleri. Desenler öylesine incelikle işlenmiş ki yaratıcılarının basit, sıradan görünüşleriyle çelişiyor. Figürlerde en çok Paçamama yer alıyor. Ölüler dünyasıyla yaşayanlar arasında habercilik görevini üstlenen kutsal, uzun burunlu, güzel Humming bird ise ikinci sırada. Ayrıntılar, mısır taneleri gibi tek tek, sabırla boyanmış. Derinlik esas buralarda, yüzeysel pırıltılara kimse aldırmıyor.

Düşünmemek elde değil. Rahat zamanlarda onurlu olmak, temel insani değerler hakkında ahkam kesmek, çevreye bilgiçlik taslamak, 'bence...' diyerek öneriler sunmak ne kadar kolay! Önemli olan dik duruşu, bağımsızlığı üzerinden silindir geçerken veya geçtikten sonra da sürdürebilmek. Varlığını ve üretkenliğini kaçarak devam ettirebilmiş, muhteşem dağların zirvelerine yakın yaylalardaki yerleşiklikten sudaki belirsizliğe geçerek öz benliğini koruyabilmiş bir halkla karşı karşıyayız. Kimseyi suçlamıyorlar, kin gütmüyorlar, yargılamıyorlar, değiştirmek için uğraşmıyorlar ama kendilerince önemli kabul ettikleri kavramlara da karıştırtmıyorlar. Müdahale etmek isteyen olursa Titicaca'nın sonsuzluğunda gözden kayboluyorlar.

Oradan kafam epeyce karışmış olarak ayrıldım. Çünkü yaptıkları sadece var olmak değil, aynı zamanda üretken ve yaratıcı da olmaktı.

Titicaca'nın göbeğinde yer alan en büyük doğal adaya doğru yola çıkıyoruz. Hava ısındı hatta bunaltmaya başladı diyebilirim. Gölün rengi açıldı, mavinin güzel bir tonunda. Beyaz bulutlar ileride suya uzanıyorlarmışçasına kıpırdanıyorlar. Sıcaklığın nemli buğusu hafifçe etrafımızı sarmış. Sanki düşler alemindeyiz.

Motorumuz iskeleye yanaştı, indik. Burada büyücek bir köy var. Teraslama tarzında mısır ve patates ekimi yapılıyor. İnka gelenekleri aslında alışkanlıktan değil, çok işlevsel olduğu için terk edilmemiş. Toprağı böyle kullanınca hem yer kazanılıyor hem de erozyon önleniyor.

Lamalarla keçilerin mutlulukla otladığı çalılıkların az ilerisinden kıvrılarak yükselen patikaya sapıyoruz. Terasları seyrederek tırmanıyoruz. Çok yükseklerdeyiz; arada durup soluklanmak, su içmek, manzara seyretmek sonra devam etmek iyi geliyor.

Yine ne yediğimi unuttum. Sadece yemekten sonraki müzikle yerel dansı hatırlıyorum. Karşımızdaki sanatçılar sadece buranın köylüleri. Fakat profesyonellerden pek farkları yok. Üstleri başları dökülüyor, o kadar.

Bir kez daha dans ettim. Bu sefer ilkine kıyasla başarılı sayılırdı.

Puno'ya doğru teknede arkadaşımla birlikte belleğimizi yokladık. İkimizin de zihninde binlerce görüntüyle izlenim uçuşuyor. Bunlar nasıl toparlanacak?

Gece Antonio'ya teşekkür edip beraberce grup resmi çektirdik. Yarın Bolivya'ya doğru yola çıkacağız ve o, Cuzco'ya geri dönecek. Tekrar görüşemeyeceğiz. Biraz Türkçe öğrendi. Merhaba, günaydın, iyi akşamlar, nasılsın, dikkat ve kardeşim demesini biliyor artık. Herkesle nasıl da tek tek ilgilendi, yüz ifadelerindeki değişiklikleri kaydedip sorunları gideriverdi! Dileğinin unutulmamak olduğunu söylüyor. Diğerlerini bilemem ama ben, Peru Kızılderilisi rehberimizi aklım başımda kaldığı sürece unutmak niyetinde değilim. İnsanın her zaman on iki bin kilometre ötede dostunun bulunması mümkün değil; değerini bilmek gerek.

Bolivya macerasından sonra dönüş yolunda, Lima'da gezmeye devam ettik. Onu da anlatmadan bitirmek istemiyorum.

16 Temmuz 2010 Cuma

PERU (PUNO'ya doğru yol)

Yine sabahın köründe yola çıkıyoruz. Titicaca'yı görmek için kıyısındaki kasabaya, Puno'ya gideceğiz. Tam gün yoldayız. Elbette rastladığımız tüm tapınakları (İnkalara ait olanları ve Katolik katedrallerini), çömlek atölyelerini, yerel sanat eseri merkezlerini gezeceğiz.

İlk durakladığımız yerden fotoğraf makinem için dört tane pil aldım.

Bugünkü yolculuk sırasında, öncesinde veya sonrasında olduğunu çok iyi hatırlayamadığım ancak anlatmaktan zevk duyacağım ayrıntılardan, Peru'ya özgü görüntü ve özelliklerden şimdi bahsetmek istiyorum.

Puma başlarının üzerinde yükselen mısırlarla kaplı taş sütunlu, orta yerleri güneş figürleriyle kaplı kapılardan girilen kiliseler çok etkileyiciydi. Sonradan kabul edilen inançlar gölgede kalmış anlaşılan. Antonio'nun yemeğini Urubamba ile paylaşmasından belli.

Küçük, sıradan bir kasabada ihtiyaç molası verdiğimizde otobüsümüz herhangi bir hırdavatçı dükkanının önünde durdu. Girişinde bizim eskicilerinkine benzeyen döküntü, tekerlekleri kırılıverecekmiş gibi görünen arabanın üstünde hurda demirden yapılmış bir metrelik mükemmel Don Kişot'u hayran hayran seyrettim. İnce bıyıklarının hafifçe yukarıya kalkık kıvrımları bile işlenmiş! Sanço'nun eşeğiyse hemen yanı başındaydı. Sanço'yu göremedim. Belki de içeride, aydınlığın vurmadığı duvarın dibinde, önündeki demir parçalarıyla uğraştığını fark ettiğim kaba saba tipli Kızılderili onu canlandırmaya çabalıyordu, kimbilir? O hırdavatçıyı pek çok müzeden daha büyük bir zevkle gezdim. Eski radyolar, ütüler, lambalar, yayları eksik keman, çerçeveler, yüzyıllık bavullar...

Antonio'nun tavsiye ettiği Alpaka yün işleri satış merkezinde küçük bir duvar halısına vuruldum. Koyu mavi ve bordo hakimiyetindeki doğal boyalı eserde (bence başka türlü adlandırmak mümkün değil) kısa bir merdiven işliydi. İki yanından bakıldığında basamakların kenarları görünüyor; neredeyse üç boyutlu! Ayrıca izlendiği yerden gelen ışığın açısına göre renklerin tonları ve basamakların kalınlıkları da değişiyor. Eski değil, yeni yapılmış ama durağan olmayan şekiller üretmek bölge insanının geleneğinde varmış. Çok pahalıydı. Böyle bir şeye rastlayacağımı tahmin etseydim ufak tefek hiçbir şey satın almaz, ekstra harcama yapmaz, sadece onu alırdım. Resmini bile çekemedim; yasaktı.

Çok sesli müzikleri ve plastik sanatlardaki başarıları Peruluların gelişmiş kültürlerinin göstergeleri. Ayrıntılardaki incelik çok etkileyici. Varsın fare kızartması yesinler! Çin'de de ölmemiş maymunların beyni yeniyormuş. Zıt kutuplar her yerde mevcut.

Peru'lu köylü kadınlarının başlarında fötr şapkalar var. İspanyollar vaktiyle yerlilere batı tarzı giyim kuşamı benimsetmek için gemiler dolusu şapka getirtmişler. Ancak ölçüyü tutturamadıklarından olsa gerek, en büyükleri bile erkeklerin başlarına küçük gelmiş. Onca şapka ne yapılacak? Biri akıl edip: 'Avrupa'nın yeni kadın modasında fötr var' lafını ortaya atmış. Kadınlar her yerde modaya meraklı. İstekle kabullenmişler; hala kullanıyorlar.

İçkilere gelince: Pisco Sour'dan başlayayım. Her öğle ve akşam yemeği öncesinde önümüze çıkartılan alkollü Peru içkisi. Rom, yumurta akı ve küçük, yeşil, ekşi limonlara acı sos damlatılarak hazırlanıyor. Yapım atölyesini gezdik. Biraz ilkel. Çok temiz olmadığı izlenimi yaratan, iki adamı yutabilecek dev tahta çömleklerin içinde karıştırılıyor. Sonra nispeten daha az iri ama yine de kısa boylu bir kişiyi barındırabilecek büyüklükteki fıçılarda demleniyor. İlgimi çeken, fıçıların yanındaki kaktüs düzenlemesi oldu.

Çiça ise kutsal içki. Mısırlar ezilip suyla bekletilince az alkollü, hoş içimli, bulanık bir sıvı oluşuyor. İki türü var. Birincisini yani sarı renkte ve acımsı olanını erkekler tüketirmiş. Pembesi ise hafif, tadı diğerine göre daha güzel. Grubumuzun tek erkek elemanı: 'Sarı Çiça gerçekten iyi!' derken yüzünü buruşturuyordu. Sanırım herkes pembesini beğendi; içinden ya da dışından.
Çiça üretim merkezinde siyahları da dahil olmak üzere mısırın binbir çeşidini gördük. Dışarıda, kapının önündeki ahşap masayla banklarda ise yerli halktan genç bir çift oturuyordu. Kızın önünde pembe Çiça, adamdaysa sarısı vardı. Gözleri birbirlerinin göz bebeklerinde, ne konuştuklarını pek fark etmeden sohbet eder gibi yapıyorlardı. Bir diğerine değmeyen parmakları, kocaman bardaklarının buğusuna çizgiler çekiyordu. Sanırım dokunma duyusunun harekete geçmesine çok kısa bir süre kalmıştı. Yaşam doluydular.

Peru halkında kaçgöç yok. Erkekler üste düşerek ısrarcı olmuyorlar, kadınlarsa albenili değil, kendilerine fazla özen göstermiyorlar fakat duygular tümüyle dışa dönük. Ne hissediliyorsa belli ediliyor, işte o kadar! İnkalardan gelen gelenekler devam ediyor olsa gerek. (Bunda Coca alışkanlığının parmağı var mı, bilmiyorum) Cinsellik son derece doğal yaşanıyor. Saldırganlık yok, sakin insanlar. Sevgiyi biliyorlar. Bu arada bir müzede öyle heykelcikler gördük ki o cinsel pozisyonları denemek için akrobat olmak gerekebilir. Benzerleriyse hediyelik eşya olarak satılıyordu. Almadım tabii; nereye koyacağım?

Bereket tapınağına geldik. Önce yavru Alpaka ile tanıştık. Boynundaki ponponları sallayarak yanımızda yürüdü, başını bacaklarımıza sürttü, hiç kaçmadı. Yumuşacık, kara gözlü, sevimli... Onu okşayıp 'bereket nerede?' diye aranırken penis tarlasıyla karşılaştık. Bereket sembolleri! İnkalar taşlardan boy boy erkek organı yapmışlar. Kuleler, minareler yükselterek dolaylı anlatımlara başvurmamışlar, abartmamışlar, doğrudan gösterivermişler. Bazılarının glansları kayıptı. Rehberimiz, köylülerin evlerindeki bereketi arttırmak için çaldıklarını söyledi.
Artık 4000 metrelerin üstündeyiz. Hava kararmaya yüz tutarken Puno'ya vardık. 50000 nüfuslu büyük bir kasaba. Otobüsün penceresinden Titicaca'ya bakıyoruz. Dünyanın en büyük ve en yüksek gölü alçakgönüllü görünüyor doğrusu. Çevre halkıyla aynı özellikte. Bu yörelerde doğada bile böbürlenmek ayıp sanki.

Gece suyun üzerindeki eski bir gemide yemek yedik. Adam boyu pan flütlerle sanırım ilk kez orada karşılaştım ve ilk kez dans ettim. Hem çok acemice oldu (figürler basitse de bilmiyorum) hem de on dakikada soluk alamayacak kadar tıkandım. 4200 metredeyiz, yürüyoruz tamam ama zıplamak pek iyi gelmiyor. Nefesim rahatlasın diye dışarıya çıkıp sigaramı içtim.

Yarın Titicaca'ya açılıp yüzen adalara gideceğiz.

13 Temmuz 2010 Salı

PERU (MACHU PICCHU)

Saat beşte zil çaldı. Kendi kurduğumuz elbette; uyandırma servisi haber vermeyi unutmuş. Bu kadar aksaklık olur, boşver diyoruz. Herkes bizim gibi değil, söyleniyorlar. Oysa tüm odalar kendi önlemlerini almışlardı.

Hala rahatsızlık duyan çok. Ekibin çoğunluğunun nefesi daralıyor. Tansiyonlar oynuyor, karınlar şişiyor, mideler bulanıyor... Bu insanların yarısından fazlası ciddi sporcu. Trekking yapıyorlar, içlerinde Tibet'e çıkıp kayak yapmış kişiler bile var. Yine de Peru dağları ummadıkları kadar etkiledi. 'Siz iyisiniz' diyorlar. Gerçekten de iyiyiz, problemimiz yok. Hele ben, kendime şaşıyorum. 1998'de sisli, çisentili bir Karadeniz akşamüstüsünde yüzümden yağmur damlalarıyla birlikte terler süzülürken dayanamayacağımı sandığım bir Sümela tırmanışım olmuştu ki anımsadıkça ürküyordum. Sonrasında üç saat devam eden 130 civarındaki taşikardiyi ne yaptıysam kıramamıştım. İleriki yıllarda on metrelik çıkıntı görsem adımımı atmadım. Burada korku da sorunlar da bitti.

Otobüsümüz bizi Ollaylantambo tren istasyonuna götürdü. Mavi boyalı, sevimli bir trene bineceğiz. Hava şimdilik soğuk; ısırıcı diyebilirim. Giderek ısınacak, soğan gibi katlarımızı çıkartacağız; artık biliyorum.

Hareket etmeden önce sularımızı alıyoruz. Machu Picchu'da su ateş pahasıymış.

Raylar, Urubamba'nın yanına döşenmiş. Nehir atlaya zıplaya, vagonlarsa tıngır mıngır ilerliyor. Kenarlar kayalık üstelik giderek yükseliyorlar. Arada köy benzeri ufak yerleşim yerlerinden geçiyoruz. And dağları önce çalılara büründü sonra aniden tepelerine varıncaya değin ormanlarla kaplandılar. Ağaçlar birbirlerinin gövdelerinden fışkırmışçasına sarmaş dolaş; tek bir aralık yok. Pencereyi açıyoruz, nem bulut olup içeriye doluveriyor. Artık tişörtlerleyiz.

İki önemli derdimiz var. Birincisi benim fotoğraf makinemin pilleri iflas eti, yedeklerini almamışım, tümüyle arkadaşımın çekeceği resimlere bağımlıyım. (Buradaki görüntüler ona ait. Kullanmama izin verdiği için teşekkür ederim) İkincisiyse arkadaşım telefonunu bulamıyor. Otelde veya otobüste düşürmüş olmalı. Şimdilik yapacak bir şey yok. Şoför çevreyi araştırmak için geriye döndü ama haber geç ulaşacak. Zaten bu derin çanakta dünden beri telefon bağlantısı kuramıyoruz, çekmiyorlar, yine de kaybolduysa sorun tabii.

Machu Picchu 2500 metrede yer alıyor. Yani 1400 metre alçalacağız. Dağların giderek yükselmesinden aşağıya doğru indiğimiz belli oluyor.

Durduk. Ne kalabalık! Dünyanın her yöresinden gelmiş insanlar sıra bekliyorlar. Su gerçekten beş misli pahalı, iyi ki önceden almışız. Dört beş kulübeden başka bir şey görünmüyor. Bazı dağcılara rastlıyoruz. Bizim servis otobüsüyle bu kez yokuş yukarı çıkacağımız yolu yürüyeceklermiş. Trenin kat ettiği bölgeyi de yürüyerek geçenler varmış. İsteğe göre ikiyle yedi günlük trekking turları düzenleniyormuş. Hatta Machu Picchu'yu çevreleyen, İnka krallarının önemli kararlar öncesinde üç gün yalnız kalarak düşündükleri rivayet edilen zirvelere tırmananlar bile var.

Seksen yaşın üzerinde insanlar gördüm. Bazılarının bastonları vardı. Oysa kayıp kentte her türlü sopa kullanmak yasak. Ne yapacaklar? Herhalde bir tür hac gibi kabul edip 'ölürsek burada ölürüz' diye gelmişler. Nem öyle yoğun ki yorgunluktan önce boğularak dünya değiştirmek mümkün.

Rehberimiz, tatarcık ve sivrisineklerden korunmak için kollarımıza, yüzümüze ilaç sürmemizi öneriyor. Yapmadım. Öyle ıslak ki cildim, o kimyasallara dayanamayacağım. Varsın böcekler ısırsın!

Arkadaşım şapkamın olmadığının farkında, endişeli. 'Boşver, saçlarımı arada sırada ıslatırım' diyorum. Zaten bu geziye çıkarken bir kendimi unutmadığımı söylesem yeridir.

Otobüs tıklım tıklım. Ayakta duranlar bile var. Yine yükseliyoruz. Jungle burası. Okyanusa benziyor; hemen derinleşiyor, yüzeyi dışında her özelliğini gizliyor. Yol dar, virajlı, stabilize taşlı. Ağaçlar bize doğru uzanıyorlar sanki. Neredeyse alacakaranlık oldu.

On beş dakika sonra bir tepeye geldik, indik. Saldırmaya hazırmışçasına kenarlarda bekleyen iri çalılıklarla dallarını etrafa dağıtmış Coca ağacının arasından beliriveren yuvarlak zirveli, koyu yeşil, heybetli bir dağla karşılaştık. İki yanında, arkasında başka dağlar... Soldaki saz damlı kulübelerin yanından yürümeye başlayacağız. Andların aralarına giriyoruz!

İyi ki o kalelere tırmanmışız! Biraz alışkanlığımız olmasa bu sıcakta, nemde, açıktaki tüm cildimiz saldırıya uğrayıp durmaksızın ısırılırken onca yüksek basamağı nasıl inip çıkardık?

Aniden karşımızda göründü: Machu Picchu! Kayıp kent. Ortada bulunan düzlük alanıyla sağındaki teras benzeri taş blokları çimenlerle kaplı, her yönü merdiven gibi, sol üst köşesinde dikkati çeken tuhaf yükseltisi insan kaynayan, sıradağların arasına saklanmış bilinmezler diyarı! Gerçekten kendi gözlerimle gördüğüme inanamıyorum!
Biraz soluklandık. Resimler çekip anlatılanları dinledik.

Amerikalı bir antropolog olan Hiram Bingham 1911'de buraya geldiğinde her yer ormanlarla kaplıymış. Bingham, İnkaların önde gelen bazı kişilerinin kaçıp İspanyollarla bir süre savaştığı, sol taraftaki dağlarda yer aldığı rivayet edilen kaleyi arıyormuş. O savaş kaybedilmiş, İnkalar öldürülmüş ama saklandıkları yerde bazı belgelere ulaşılabileceği düşünülüyormuş (oysa herşey yerle bir olmuş, yakılıp yıkılmış). Bizim gibi soluklanmak için işte bu yakınlarda durduğunda, saz damlı kulübelerde yaşayan birkaç köylüden biri: 'Bak şu merdivenlere! Biz buralarda şehir olduğuna inanırız' demiş. Yerli halkın yardımıyla birkaç ağaç kesince Machu Picchu kendini belli etmiş. Bingham hemen geriye dönüp ekibini toplamış ve kayıp kent ortaya çıkartılmış.

Ne olduğu, İnka uygarlığından kimlerin yaşadığı, hangi amaçla kurulduğu hiç belli değil. Her anlatılan varsayım. Önce otuza yakın genç kadın iskeleti bulunmuş. Bunların İnkalarca güneşe kurban edilen bakireler, buranın da çok önemli bir tapınak olduğu ileri sürülmüş. Ancak daha sonra erkek ölülerine de ulaşılınca bu düşünceden vazgeçilmiş. Tarım alanı olarak kullanılabilecek geniş, basamak tarzında terasları var. Yerleşim yeri mi? Hele o sol üstteki taş! Manyetik alan yayıyor; elimi uzattığımda avucumun itildiğini hissedecek kadar belirgin. Etrafı çevrilmiş, dokunmak yasak. Hangi amaçla kullanılıyordu ki? Arkasındaki dağın tepesinde (şu dağcıların tırmandığı) basamaklı bir kısım daha var. (Ah, bir dürbünüm olsaydı!) Krallar oraya çıkıp gerçekten düşüncelere dalıyorlar mıydı acaba? Güneş tapınağıysa inanılmaz! Düz, taş zeminde basit su birikintileri gibi görünen yuvarlak bölgelere gök cisimleri yansıyor. Teleskopla uzaya bakmaya gerek yok, yerde gökyüzünü incelemek mümkün. Gündüz olduğu için sadece güneşi görebildik.

İçine girdik; her basamağına bastık diyebilirim. Ortadaki açıklık alanda tek bir Coca ağacı sembolik olarak bırakılmış. Çimenlerin üzerine oturup Antonio'ya Quechua dilinde bir şeyler söylemesini rica ettik. 'Sözlerini açıklamak istemiyorum, sadece dilin tınısını duymanız için söyleyeceğim' dedi. Hüzünlü şarkısına başladı, yarısında çok duygulanıp kesti, uzaklaştı.

En çok soldan aşağıya doğru inen basamaklarda etkilendim. Dibi görünmeyen uçurumun kenarındayız ve karşımızda muhteşem, ikinci And sırası var. Kendimi dev bir sandviçin dilimleri arasındaki peynir kırıntısı gibi hissettim. Öyle ufak tefek şeyleri çok büyütmemek gerek. Orada kendi kendime söz verdim. Bundan sonra biraz uzaktan bakmadan herhangi bir şeyin önemli (ya da değerli) olduğuna karar vermeyeceğim.

Saat ikide servis aracını bekleyeceğimiz alana döndük. Herkes pancar renginde; cayır cayır yanmışız. Ellerim, kollarım, boynum tatarcık ısırıklarıyla dolu, kaşınıyorlar. Böcek ilacı sürenler benden daha kötü durumdalar. Hepimiz sarhoş gibiyiz. Hem gördüklerimizden hem yorgunluktan hem de iklimden.

Yine mavi trenimizdeyiz. Sandviç ve içecek satışı yapan genç, melez bir kadın ve bir erkek demiryolu personeli servislerini bitirdikten sonra manken oldular. Çeşit çeşit Alpaka giysiler sergilediler. Gerçekten hoştu.

Urubamba'ya veda edip istasyonda bizi bekleyen otobüsümüze bindik. Doğru Cuzco'ya gideceğiz. Gece yattığımız yeri bilmeyiz artık. Bu arada arkadaşımın telefonu, oturduğumuz koltukların kenarından yere düşmüş; yola çıkmadan önce bulduk.

Peru gezisinin doruğu kesinlikle Machu Picchu'ydu.