İzlenimler, düşünceler, kısa öyküler, gezi notları, kitap, film yorumları, güzel anılar (belki)...
Resimlere çok takılmayacağınızı umuyorum. Bu blog yazı için var oldu.
30 Ekim 2010 Cumartesi
BOLERO
28 Ekim 2010 Perşembe
SEVGİLİNİN GÖLGESİ (AZ DENEME, ÇOK ÖYKÜ)
"Kaybolursun diye korkuyorum."
"Beni gerçekten sevdin mi?"
"Canımdan fazla. Nasıl anlamadın?"
"Benden öncesi vardı. Diğeriyle karşılaştırmadın mı hiç?"
"İlk olmak isterdim."
"Değildin ama sana aşık oldum. Sonra da yalan söyleyemedim."
"Aptalcaydı. Yine de çok üzdü beni."
"Ben sıradan bir adamım. Seni kırdığım için nasıl özür dileyeceğimi bilmiyorum."
"Aşkta pişmanlık yoktur. Hem boşver, geçti artık."
"Kızgın mısın?"
"Kusarken ne olduğunu sormanı isterdim."
"Yapamadım."
"Biliyorum."
"Yanına gelmek istiyorum. Lütfen kaybolma."
"İstemezsen kaybolmam."
"Yatalım mı?"
"Sen bilirsin."
Kavuşamamanın acısıyla yananlar için...
25 Ekim 2010 Pazartesi
KARANLIĞIN SOL ELİ: BİLİMKURGUNUN GERÇEĞİ
22 Ekim 2010 Cuma
YARIMADA SANILAN ADA: AMASRA (ÖZLENEN)
18 Ekim 2010 Pazartesi
DÜŞ MÜ GERÇEK Mİ?
14 Ekim 2010 Perşembe
TAYFUNLAR ÜLKESİNDE (JAPONYA)
12 Ekim 2010 Salı
BAL, KUSTURİCA VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
17 Eylül 2010 Cuma
PİŞMANLIK ÖYKÜLERİ
24 Ağustos 2010 Salı
KURGULANMIŞ BİR KADIN PORTRESİ
21 Temmuz 2010 Çarşamba
PERU (LİMA - dönmeden önce)
Önce Cuzco'da bizden ayrılan arkadaşımızla buluşuyoruz. O da zevkli zamanlar geçirmiş. Öyle otel odasında oturup dönelim diye beklememiş, Lima'yı karış karış dolaşmış. Her caddeyi, önemli meydanı, müzeleri, bar ve kumarhaneleri öğrenmiş. Keyfi yerinde görünüyordu; tebrik ettik.
Piramit değil de labirent burası. İnkaların deniz kenarında İspanyolları karşılamalarının ardından katledildikleri en önemli kent merkezi. Tarım alanlarında bahçe işleriyle uğraşırmış gibi görünen gerçek boyuttaki figürler, heykel. Duvarlarının bir kısmında insan kemiklerinin kullanıldığı iddia ediliyor. Restorasyonu henüz tamamlanmamış topraktan tuğla bloklara değil oturmak, dayanmak bile yasak. Hemen görevliler tarafından uyarılıyorsunuz.
Onca insandan uzak bölgede dolaştıktan sonra etrafı yüksek binalarla çevrilmiş bu antik yerleşim yeri beni pek sarmadı, ne yalan söyleyeyim.
Okyanusu seyrederek deniz ürünleri ve patates kızartması yiyip bira içtik. Çok keyifliydi.
Hala vaktimiz bol. Bugün Pazar olduğu için Lima'da açık pazar varmış. Rehberimiz bizi oraya götürüp bırakıyor. Amerikan pasaportlu genç arkadaşımız önce ananasları görüyor ve dilimletip, torbaya doldurtup alıyor. Çok susamıştım, iyi akıl etti. Ne lezzetli!
Machu Picchu'ya belki, Uyuni'ye ise kesinlikle tekrar gitmek isterim. (Son resim de oraya ait zaten) Yakınlarına havaalanı yapıldıktan sonra elbette. O çöl yolu bilerek çekilmez doğrusu.
Sanki yazarken daha çok hatırladım. Kelimelere aktarmadığım izler satır aralarından bana göz kırpıyorlar. Başka sefere, başka anlatılarda (ya da kurgularda)...
19 Temmuz 2010 Pazartesi
PERU (TİTİCACA)
Kırk beş dakika sonra bir yüzen adaya varıp yanaştık. Bizim yeni rehberin kardeşleri diyebileceğim kadar ona benzeyen kısa boylu kadınlar tarafından güler yüzle karşılandık. Yalnız giysileri farklı; çok renkli yerel elbiseler var üzerlerinde. Her yer bambu; ayaklarımızın altında yaylanıyor. Elbette ki yine bambudan inşa edilmiş kulübeler görünüyor. Bazı erkekler otları toparlıyorlar. Hoş yüzlü, biraz karikatürümsü başları olan kayıklar kenarlarda bekliyor.
Dolaştık. Evlerin içlerine bakmamıza izin verdiler. Televizyonla buzdolapları mevcut (elektrik var). Ancak tuvalet yok. Ocaklar dışarıda, yüksek ayaklı toprak setlerde duruyor. Uroslar burada geçimlerini turizmle balıkçılıktan sağlıyorlar. El işlerini satıyorlar, Titicaca'nın cömert sularında avlanarak yuvarlanıp gidiyorlar. Yaban ördeklerini yakalayıp, iç organlarını temizleyip, kurutup yiyorlarmış. Bir kısım Kızılderililer Puno'ya yerleşmiş, adalara işyeri gibi sabah gelip akşam dönüyorlarmış. Fakat bir bölümü hala buralarda yaşamaya devam ediyor. Artık hepsi Peru vatandaşı. Yeni yüzen ada yapmıyorlar. Zamanla hepsi yerleşik düzene geçecek, işlevini tamamlamış adacıklar da Titicaca'ya karışıp anı olacak. Turizm gelirinin devam edip etmemesine aldırmıyorlar; yenilerini yapmayacaklar, kararlılar.
Onurlu ve sakin insanlar. Ürettikleri kilimler, örtüler, çömlekler, takılar gerçek sanat eserleri. Desenler öylesine incelikle işlenmiş ki yaratıcılarının basit, sıradan görünüşleriyle çelişiyor. Figürlerde en çok Paçamama yer alıyor. Ölüler dünyasıyla yaşayanlar arasında habercilik görevini üstlenen kutsal, uzun burunlu, güzel Humming bird ise ikinci sırada. Ayrıntılar, mısır taneleri gibi tek tek, sabırla boyanmış. Derinlik esas buralarda, yüzeysel pırıltılara kimse aldırmıyor.
Düşünmemek elde değil. Rahat zamanlarda onurlu olmak, temel insani değerler hakkında ahkam kesmek, çevreye bilgiçlik taslamak, 'bence...' diyerek öneriler sunmak ne kadar kolay! Önemli olan dik duruşu, bağımsızlığı üzerinden silindir geçerken veya geçtikten sonra da sürdürebilmek. Varlığını ve üretkenliğini kaçarak devam ettirebilmiş, muhteşem dağların zirvelerine yakın yaylalardaki yerleşiklikten sudaki belirsizliğe geçerek öz benliğini koruyabilmiş bir halkla karşı karşıyayız. Kimseyi suçlamıyorlar, kin gütmüyorlar, yargılamıyorlar, değiştirmek için uğraşmıyorlar ama kendilerince önemli kabul ettikleri kavramlara da karıştırtmıyorlar. Müdahale etmek isteyen olursa Titicaca'nın sonsuzluğunda gözden kayboluyorlar.
Lamalarla keçilerin mutlulukla otladığı çalılıkların az ilerisinden kıvrılarak yükselen patikaya sapıyoruz. Terasları seyrederek tırmanıyoruz. Çok yükseklerdeyiz; arada durup soluklanmak, su içmek, manzara seyretmek sonra devam etmek iyi geliyor.
Yine ne yediğimi unuttum. Sadece yemekten sonraki müzikle yerel dansı hatırlıyorum. Karşımızdaki sanatçılar sadece buranın köylüleri. Fakat profesyonellerden pek farkları yok. Üstleri başları dökülüyor, o kadar.
16 Temmuz 2010 Cuma
PERU (PUNO'ya doğru yol)
İlk durakladığımız yerden fotoğraf makinem için dört tane pil aldım.
Küçük, sıradan bir kasabada ihtiyaç molası verdiğimizde otobüsümüz herhangi bir hırdavatçı dükkanının önünde durdu. Girişinde bizim eskicilerinkine benzeyen döküntü, tekerlekleri kırılıverecekmiş gibi görünen arabanın üstünde hurda demirden yapılmış bir metrelik mükemmel Don Kişot'u hayran hayran seyrettim. İnce bıyıklarının hafifçe yukarıya kalkık kıvrımları bile işlenmiş! Sanço'nun eşeğiyse hemen yanı başındaydı. Sanço'yu göremedim. Belki de içeride, aydınlığın vurmadığı duvarın dibinde, önündeki demir parçalarıyla uğraştığını fark ettiğim kaba saba tipli Kızılderili onu canlandırmaya çabalıyordu, kimbilir? O hırdavatçıyı pek çok müzeden daha büyük bir zevkle gezdim. Eski radyolar, ütüler, lambalar, yayları eksik keman, çerçeveler, yüzyıllık bavullar...
Gece suyun üzerindeki eski bir gemide yemek yedik. Adam boyu pan flütlerle sanırım ilk kez orada karşılaştım ve ilk kez dans ettim. Hem çok acemice oldu (figürler basitse de bilmiyorum) hem de on dakikada soluk alamayacak kadar tıkandım. 4200 metredeyiz, yürüyoruz tamam ama zıplamak pek iyi gelmiyor. Nefesim rahatlasın diye dışarıya çıkıp sigaramı içtim.
Yarın Titicaca'ya açılıp yüzen adalara gideceğiz.
13 Temmuz 2010 Salı
PERU (MACHU PICCHU)
Hala rahatsızlık duyan çok. Ekibin çoğunluğunun nefesi daralıyor. Tansiyonlar oynuyor, karınlar şişiyor, mideler bulanıyor... Bu insanların yarısından fazlası ciddi sporcu. Trekking yapıyorlar, içlerinde Tibet'e çıkıp kayak yapmış kişiler bile var. Yine de Peru dağları ummadıkları kadar etkiledi. 'Siz iyisiniz' diyorlar. Gerçekten de iyiyiz, problemimiz yok. Hele ben, kendime şaşıyorum. 1998'de sisli, çisentili bir Karadeniz akşamüstüsünde yüzümden yağmur damlalarıyla birlikte terler süzülürken dayanamayacağımı sandığım bir Sümela tırmanışım olmuştu ki anımsadıkça ürküyordum. Sonrasında üç saat devam eden 130 civarındaki taşikardiyi ne yaptıysam kıramamıştım. İleriki yıllarda on metrelik çıkıntı görsem adımımı atmadım. Burada korku da sorunlar da bitti.
İyi ki o kalelere tırmanmışız! Biraz alışkanlığımız olmasa bu sıcakta, nemde, açıktaki tüm cildimiz saldırıya uğrayıp durmaksızın ısırılırken onca yüksek basamağı nasıl inip çıkardık?
En çok soldan aşağıya doğru inen basamaklarda etkilendim. Dibi görünmeyen uçurumun kenarındayız ve karşımızda muhteşem, ikinci And sırası var. Kendimi dev bir sandviçin dilimleri arasındaki peynir kırıntısı gibi hissettim. Öyle ufak tefek şeyleri çok büyütmemek gerek. Orada kendi kendime söz verdim. Bundan sonra biraz uzaktan bakmadan herhangi bir şeyin önemli (ya da değerli) olduğuna karar vermeyeceğim.
Saat ikide servis aracını bekleyeceğimiz alana döndük. Herkes pancar renginde; cayır cayır yanmışız. Ellerim, kollarım, boynum tatarcık ısırıklarıyla dolu, kaşınıyorlar. Böcek ilacı sürenler benden daha kötü durumdalar. Hepimiz sarhoş gibiyiz. Hem gördüklerimizden hem yorgunluktan hem de iklimden.