ŞÖYLE BİR BAKMAK İÇİN BİLE OLSA HOŞ GELDİNİZ!
Resimlere çok takılmayacağınızı umuyorum. Bu blog yazı için var oldu.

yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2015 Cuma

PRAG; KAFKA


            Burası Kafka’nın şehri. Prag’ın hangi ülkenin başkenti olduğunu bilmeyenler bile Kafka’nın Praglı olduğunu bilir. İkisi bütünleşmiş bir sarmal halinde tüm dünyaya seslerini duyurmuşlardır. Yirminci yüzyılın başında yeniden değişen edebiyatın ilk vurucu darbelerinden bence en etkileyicisini gerçekleştiren büyük yazar sadece orada yaşamış, ölmüş ve gömülmüştür. Ruhu hala kentte dolaşmakta.

            Mama’s Beer’i ararken öylesine ıssız sokaklara düştüm ki ürkmemek elde değil. Aslında tramvaydan on dakika önce indim; ışıklı, büyük bir caddedeydim. Biraz yokuş aşağı, biraz sağa derken çevrede tek bir canlı kalmadı, sadece koyu gri binalar. Buralarda sokak hayvanları bile yok. Birisi çıkıp çantamı çekiverse de bağırsam kimse duymayacak. Az daha derinlere gidersem borulardan kayarak yarı çıplak kendilerini sergileyen striptizci kızları göreceğim, biliyorum. Arkadaşım bana kızdı, yoruldu, merakımın peşinden onu da sürüklediğim için pişmanlık duydum ama… İşte kuytuda bir hamamböceği, ters dönmüş, iğrenç bacaklarını yavaşça kıpırdatarak yerde yatıyor. Lambanın ışığında gölgesi uzamış, büyümüş, zavallı cisminin neredeyse dört katı. Gregor Samsa henüz neye dönüştüğünün farkında değil, uyanınca anlayacak; orada bilinçsizce yeni oluşumuyla baş etmeye çalışıyor.

            Kafka Evi diye bilinen Kafka Müzesi, Charles köprüsünün Hıristiyan ayağının hemen başlangıcında, Vltava nehrinin kıyısında. Yazarın geçmişte ailesiyle birlikte burada yaşadığı söyleniyorsa da küçük gezi teknesindeki rehberimiz bunun doğru olmadığını, eski bir deponun düzenlemeler sonucu müze haline getirildiğini anlatıyor. Biletimi alıp içeriye giriyorum. Tavanı çatılmış tahtalarla alçalmış, bir daralıp bir genişleyen koridorlarının her duvarı Kafka’nın el yazısı mektupları, romanlarındaki bazı bölümlerin taslakları ile kaplı; kasvetli diyemeyeceğim fakat esrarengiz izlenimi veren loş, büyük, iki katlı bir bina. Çalan müziğin ne olduğunu anımsayamıyorum sadece beklenmeyenin hemen yanı başımda olduğunu duyumsatan, hem yumuşak hem hafifçe karanlık ezgiler. Odaların ortalarında çerçeveler içinde anne, baba, kardeşler, nişanlılar, sevgililer, arkadaşlar ve kendisi. Hiç biri gülmüyor. Ahşap çalışma masasının üzerinde kalemler, belki de Kafka’nın kullandıkları; insan yaratıcıya çok yakın olduğunu, onun düş dünyasının eşiğinde bulunduğunu hissedip heyecanlanıyor. Metinler Almanca, arkadaşım bana çeviriyor. Babasına yazıp sadece annesine okuduğu mektuptaki anlatım zenginliği ile hüznü içime işliyor. Kafka, gerçek hayatında kozasını bir türlü delip çıkamayan, kelebekleşemeyen bir tırtıl. Mutsuzluğunu unutabilmek için üretirken dehası tüm dünyayı etkilemiş.

            Çıktığımda yağmur çiseliyor, Arnavut kaldırımlı, tertemiz sokaklar cilalanmışçasına ışıldıyordu. Özenli mimarileriyle göz dolduran eski, bakımlı taş yapılarda pencerelerin bazıları aralanmış; köşedeki dükkanın önünde fötr şapkalı, biri şemsiyeli iki Çek sohbet ediyordu. Aniden yirminci yüzyılın başına ışınlandım. Üzerimde nefes almamı zorlaştıran daracık uzun elbisem, başımda çiçekli şapkam, ayaklarımda parmaklarımı vuran sımsıkı, bağcıklı, kösele ayakkabılarım olmalıydı. Eteklerim ıslanırken o adamların yanından yavaşça yürüyüp geçmeliydim. Belki tanıdıktılar, belli belirsiz gülümseyerek selamlaşmalıydık. Can acıtacak kadar güzel ve baskın kişilikli bu şehrin önemsiz bir parçası olmalıydım.

            Az ötedeki sahafa daldım. Kasadaki genç en fazla yirmi beşinde, yaşına göre çok ciddi. Bir yandan önündeki kitabı okuyor, diğer yandan girip çıkanlarla ilgileniyor. Dükkandaki binlerce eseri tanıyor, belli. Hem üst hem de alt kattaki koltuklar çok rahat. İstediğiniz kadar oturup okuyabiliyorsunuz. Kütüphanelerin düzeni evdeymişsiniz izlenimi uyandırıyor. Mükemmel bir Avrupa kitapçısı. Orada Kafka’nın ‘The Sons’ adlı yapıtı buldum, bundan haberim bile yoktu, aldım tabii. 1989 basımı, bizim eski Varlık Yayınları gibi sayfaları bıçakla kesilip açılıyor. O yazılı kağıt kokusunu derin derin içime çektim.

            Elimde kitabım, paralel sokaktaki Vino Şarapevi’ne girdim. Minicik, sevimli, hoş dekore edilmiş bir yer. Üç çeşit Çek şarabını deneyip bu yöre peynirleri ve mis gibi taze ekmekle karnımı doyurdum. Prag’ın biraları meşhur ama şarap açısından da epeyce zengin sayılır. Buruk olanlar gerçekten lezzetli. Hafif çakırkeyif, otele doğru yola koyulmak üzereyken köprünün yanındaki fırından burnuma ulaşan inanılmaz kokular tarafından durduruldum. Yağmur kesilmişti. Soğukta, açıkta, hamuru yoğurup tarçınlı şekere bulayarak uzun çubuklara dolayan, çevirerek pişiren, dumanı tüterken el çabukluğuyla alıp sepete atan becerikli işçi kızı seyrederek kahve eşliğinde Noel çöreğimi bitirdim. Yoldan geçen herkesin aynı şaşkın ifadeyle burun deliklerinin açıldığını, göz bebeklerinin büyüdüğünü görüp gülümsedim.

            Charles köprüsünden eski şehre doğru ilerlerken alacakaranlıkta arkamdan kaleyle katedralin beni süzdüklerini hissettim. Dönüp bakmadım. ‘Şato’nun ilk satırlarında o tepenin sisle kaplı olduğu, görünmediğini yazılmıştır. Gerçi K.’nın gittiği yer köydür ama Vltava’nın rüzgarını estirir.

            Kafka’nın mezarını ziyaret etmek istemedim. Ne tuhaf; ailesinin evinden çıkamamış, anlam veremediği bir iş yapan, memur olarak yaşayıp istemesine rağmen evlenemeyen, genç yaşta tüberkülozdan ölen, onu ezen Yahudi babasının yanına gömülen mutsuz, dinsiz bir Praglı. Kışkırtan, uyandıran deha! Nasılsa toprağın altında değil; yaşıyor. Nehrin kenarlarında kulaklıkla Smethana dinleyerek koşan kentlilerine eşlik ediyor. Dönüştürdüğü kendi dünyasıyla bugün bile gerçek dünyanın değişimine katkıda bulunuyor. Benim için birkaç gün de olsa onun büyülü şehrinde bulunmak büyük ayrıcalıktı. 

20 Kasım 2010 Cumartesi

ÇOĞUNLUK: Sinemayı sanat yapanlardan

Çok fazla sinemaya gitmiyorum (Nisan'daki İstanbul film festivali bir istisnaydı). Bu bir seçim meselesi. Sinemanın sanat olduğunu nadiren aklıma getiriyorum. Tek bir duyu organına üstelik en baskınına, göze hitap etmesi ve sürekli değişen görüntüleriyle yaşam yanılsaması ortaya çıkartması bende ne anlatılmak isteniyorsa onun propagandası yapılıyormuş izlenimi yaratıyor. Bu kişisel fikrim elbette, kimseyi bağlamaz.

Düşüncemden şüphe etmeme neden olan, retinamdaki izdüşümlerinden beynimin derinliklerine, kalbime işleyen, zevk verirken gelişimime katkıda bulunup duyarlılığımı arttıran sadece birkaç film oldu. İlk sırada Amarcord'u söylemeliyim. Yedi kez izledim. Potempkin Zırhlısı, Bisiklet Hırsızları, Gündüz Güzeli, Tristana, Deep Blue, Mavi, Çingeneler Zamanı... Belki altı yedi tane daha, o kadar. Bunlara en sonunda bir Türk filmi eklendi: Çoğunluk.

Işıklar kararırken beklentim yüksekti. Çünkü hem bu işin içindeki bir kişi tarafından önerilmişti hem de ödüllü bir filmdi. Yine de beğeniyle izleyip hızla unutacağım bir görsellik bekliyordum. İncecik ayrıntılarla örülmüş sanatsal bir yaratı olasılığı aklımın ucundan bile geçmemişti.

Açılış sahnesi vurucuydu: Koruda sabah sporu yapan baba oğul. Kilolu, kırmızı yanaklı erkek çocuğu kan ter içinde babasına yetişmeye çalışıyor. (Daha sonra bazı eleştirileri okuduğumda böylesine açık bir söylemle başlamasına rağmen nasıl olup filmin baba oğul çatışmasına ya da çocuğun ezik karakterine indirgendiğine şaşırıp kaldım.) Eve geliyorlar. Baba ayakkabılarını çıkartıp dolaba koyarken aynı yerden aldığı terliklerini giyiyor. Çocuk da babası gibi oturarak ayakkabılarını çıkartıyor ama onun terliklerinin özel, ayakkabı altlarının sokak çamuruyla kirlenmiş bir yeri yok, henüz yok.

Ayakkabı çıkartıp terlik giyme metaforu hep aynı söylemle defalarca tekrarlandı. Babanınki çok ayrıntılı, oğlunkiyse şöyle bir gösterilerek.

Filmi özetlemeyeceğim. Görülmeli. Beni çok etkileyen ayrıntılardan bahsetmek istiyorum.

Sonradan görme, burjuva standartlarına ulaşmış bir küçük burjuva evi ancak bu kadar gerçeğe uygun işlenebilir! Mutfak küçük, eski buzdolabı köşeye sıkışmış, iki külüstür iskemlenin arasındaki tahta masaya konmuş ekmek sepetinin üzerinde işlemeli örtü var. Anne, adı anılmayan anne, kendisine ait düşüncelere dalacağı her anda o masanın başında görüntüleniyor. Asla evin başka bir bölümünde değil. Oysa salon geniş, deri kaplama koltuk takımı var. Yemek masasının sandalyeleri yine deri kaplama, kırık beyaz renkte. Anne, servisi ayakta yapıyor. Baba yemeğe başlamadan kimse başlamıyor. Patronun kim olduğu belli. Deri kanepenin bir köşesinde akşamları baba oturuyorsa da hep aynı yerde. Salonun geri kalanı, evin sahiplerinin tümüne yabancı.

Büyük oğlun evi, anne babasınınkinin neredeyse aynısı. Yalnız büfe farklı yerde duruyor. Renkler bile benzer. Mitoz bölünme gerçekleşmiş, yerleşik düzenin sorgusuz sualsiz destekleyici bir üyesi (ağabeyin karısını saymıyorum; sadece hareket eden bir dekor o) üretilmiş. İkincisi için uğraşılıyor. Sonra sırada torun var tabii. Hele Mertkan pişsin...

Mertkan'ın kız arkadaşı Gül'ün evi daha alçakgönüllüyse de işlevsel. Üstelik asıl yaşam alanı hoş. Girişte, salon olarak kullanılan bölümde zemin desenli bir halıyla kaplı. Canlı renkleriyle sıcaklık veriyor. Tek bir kanepe var. Orada oturuluyor, ders yapılıyor hatta belki yatılıyor. Yatak odasına girince her şey değişiyor. Burası neredeyse Mertkan'ın odasıyla aynı. Bu arada ayakkabı çıkartma işi, Gül'ün evinde biraz duraksamalı gerçekleşiyor. Delikanlı içeriye girince ne yapacağını bilemeden dikilirken önüne biraz sertçe konan terliklerle harekete geçip ayakkabılarını çıkartıyor. (Başkasının, özellikle bir kadının evinde belki de ayakkabı çıkartmaya gerek yok -mu?- )

Mertkan'la Gül'ün seviştikleri sahne tüm çıplaklığıyla bir çiftleşmeyi gösteriyordu. Soyunmamış, birbirlerine dokunmayan, yalnız cinsel organlarıyla birleşen gençler. Doyuma ulaşansa sadece Mertkan elbette. Boşalır boşalmaz yere kayıp oturuyor. Genelevde daha fazlasını yapacağı muhakkak. Gül nefes nefese yanına çöküyor. Adama sadece bu yolla hitap edebileceğini sezmiş. Nitekim daha ileride aklına ve duygularına ulaşma çabaları sonuçsuz kalıyor. Siliniyor. Filmdeki tüm kadınların silindiği gibi.

Alt sınıfları ezmek için yetişme yolundaki Mertkan, kimliğini gerçekleştirme sancılarıyla sarsak adımlarla ilerlerken o alt sınıfların insanları da kendi kimliksiz varlıklarının gerektirdiklerini sorgusuz sualsiz uygulayarak yaşıyorlar. Gül'den başlayayım: Deniz kenarında saatlerce oturup evinde barındırdığı küçük kızın kendini acındırarak mendil satmasına göz kulak oluyor. Üniversite öğrencisi iki genç kadın, muhtemelen ailesinin kiraladığı bir küçük çocuğun dilenmesine neden sahip çıkar ve savunur? Ev kirasının bir bölümü belki de böyle ödeniyordur. Halbuki çalışıyorlar. Kuştepe pahalı geliyorsa Bağcılar'da oturabilirler. Aynı derecede rahatsız edilirler, yol parası ise değişmez. Biraz erken kalkarlar, o kadar. Sonra Mertkan'ın parası çıkışmayınca onu arabadan indirmeyip dayılanan taksi şoförü: Baba gelip aracın penceresinden yumruklar savurmaya başlayınca sinip gaza basıyor, kaçıyor. Kapıyı açıp bir yumruk da o patlatamaz mı? Hayır, yapamıyor. Ezilmişlik çoktan sindirilmiş, özümsenmiş. Gebze'de yaptığı işin beğenilmediği açıkça söylenen inşaat işçisi: Mertkan'ı yemek yerken dışarıdan süzmekle yetiniyor. Ne lokantaya girip konuşuyor ne de yolda yanına yaklaşıyor. Fakat uzaktan takip etmekten, bunu da belli etmekten geri durmuyor. Yani filmde kimse çok saf ve masum değil.

Gebze'de Mertkan için hazırlanmış olan evden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Bir oda cart pembe, diğeri mavi boyanmış. Sevimsiz desenli, ille de parlak kumaştan döşemeleriyle iki kanepe, beyaz naylon iskemlelerle masa, üzerinde eski televizyon... Genç patron sadece televizyonun kumlu görüntüsünden, kanalların çoğunu çekmemesinden rahatsız oluyor. Çevresindeki çirkinlik umurunda bile değil.

Mertkan'ın aile içindeki gelişimi, karakterinin baba kopyası olmak üzere evrilmesi ön planda işlenirken fonda lümpen metropol insanları gösteriliyordu. Çeşitli nedenlerle büyük kente göçmüş, tutunmaya çalışırken kurnazlığı, yalancılığı, fırsat bulunca karşısındakini kullanmayı ilke edinmiş, sıradan faşizmin değerli öğeleri haline gelmiş, birey olamamış bireyler. Film, şimdiki İstanbul'a kocaman bir ayna tutuyordu. Ayrıntılar süslenmeden, kalabalık yaratmadan, kafa karıştırmayacak şekilde serpiştirilmişti. O kadar yalındı ki sıradanın içyüzünü gösteriyordu. O kadar gerçekçiydi ki Bunuelvari bir gerçeküstücülüğe ulaşıyordu. Kasvetli miydi? Evet. Ama ayna yansıtır. Kimse yarıda çıkmadı. Demek ki yeterince sürükleyiciydi. Kalplere dokunmasını bildi.

Sinemayı sanat dili olarak kullanmak zor iş. Seren Yüce çok genç bir yönetmen. Senaryo da kendisininmiş. Böylesine başarılı bir ilk filmle başı dönerse yazık olur. İçgörüsünü yitirmeden devam etmesini umuyorum ve diliyorum.

Bana gelince: 'Çoğunluk' çıtayı çok yükseltti. Bakalım bundan ne kadar zaman sonra tekrar bir filmden Marquez okurmuşçasına zevk alabileceğim?

25 Ekim 2010 Pazartesi

KARANLIĞIN SOL ELİ: BİLİMKURGUNUN GERÇEĞİ

En çok etkilendiğin iki yazarın adını söyle deseler hiç düşünmeden Dostoyevski ve Ursula Le Guin derim. 'Suç ve Ceza' ile 'Karanlığın Sol Eli' bence aynı öneme sahip. İlkini üç kez okudum, ikincisini ise dört kez.

Fantastik edebiyatı (bilimkurguyu) ortaokul sıralarında 1984'le tanımıştım. Sonra Burgess'in Otomatik Portakal'ı geldi. Hoşlanmama rağmen özellikle aradığım bir tür değildi. Araya yıllar girdi, Le Guin'in Yerdeniz Büyücüsü'ne rastladım. Devamını da istekle getirdim. Hayal gücünün genişliğine ve farklı dünyalar kurmaktaki ustalığına hayran olmuştum; üçlemesini severek tamamladım. Tolkien'i yani Yüzüklerin Efendisi'ni keşfedince üç cildi bir haftanın içinde yuttum diyebilirim. İşte aradığım buydu! Gerçi Tolkien dilbilimciydi, belki de ana mesleğinin yardımıyla böylesine olmayan bir lisan geliştirebiliyordu ama yine de okurken yazarın zihnini serbest bırakmadaki başarısını derinden hissettim. Şaşırmamak olanaksızdı. Her şeye rağmen kafamda belli belirsiz bir soru işareti oluşmuştu. O sağlam ve müthiş zevk veren yapıda küçücük bir eksiklik vardı. Tekrar okuyunca buldum: Tümevarımı kullanıyordu! Karşıtlıkları ve benzerlikleri farklı insan türlerinde ve mekanlarda gösteriyor, eşleştirmeleri öyle yapıp sonuca ulaşıyordu. O zaman şöyle düşündüğümü anımsıyorum: 'Bu şekilde işleyen bir beyin tümdengelimle kurgulasa, en var olmadık dünyada insana ait her şeyi tüm açıklığıyla anlatabilir. Okuyucuyu içine soktuğu evren hemen hemen mükemmel olabilir.'

Tolkien'in açtığı yolda ilerleyen ve sanırım onu geçen yazarın Ursula Le Guin olduğunu Karanlığın Sol Eli'ni okuyunca anladım. Bu benim fikrim tabii.

Kitabın adı mı çok ilgi çekici geldi, Le Guin'i tanıdığım için mi duraksamadan aldım, bilemiyorum.

Önsözleri okumaktan hoşlanmam. Fakat buradaki topu topu dört sayfaydı ve 'hadi bir göz atayım' dedim. İyi ki demişim!

Le Guin tüm açıklığıyla: "Bir romancının işi yalan söylemektir" diyordu. "Dünyaya karşı gerçek! Sanat yaptığı araç kurmaca olan sanatçı, sözcüklerle söylenemeyecek olanı sözcüklerle söyler. Bütün edebiyat metafordur. Bilimkurgu metafordur. Neyin metaforu? Bunu bilseydim, Genli Ai masama oturup gerçeğin hayal gücüyle ilgili bir mesele olduğunu anlatmak için mürekkebimi ve daktilo şeridimi harcamazdı."

O zamana kadar beklediğimin bu itiraf olduğunu bilmeden okuyormuşum!

Öykü Kış gezegeninde geçiyordu. Hain'den gelen tek temsilci (elçi) olan Genli Ai, Ekumen gezegenler topluluğuna dahil etmek için Kış (Gethen) yetkililerini ikna etmeye çalışıyordu. Bilinen evrende androjen insanların yaşadığı tek yerdi Gethen. Yani kemmere girdikleri dört beş gün dışında tüm ay boyunca nötr olan insanların dünyası. Kişi kemmerdeyken uygun eş bulduğunda dişi veya erkek yöne evrilebiliyordu. Yani bir sefer baba olursa bir diğer seferinde anne olabiliyordu.

Aslında yazarın en baştan Genli Ai'ye söylettiği gibi tek bir hikaye vardı. Ama bu, algıya göre değişebiliyordu. Benim gerçeğim olan hikaye, elçi (erkek cinsiyetli) Genli Ai ile Gethen'li (androjen) Estraven'in hikayesiydi. İki ayrı dünyanın tesadüfen yolları birleşmiş iki farklı bireyinin birbirini tanıma aşamasından geçtikten sonra bir diğerini anlama isteği ve hem ortak geçirilen zaman, hem zorluklar hem de dayanışmanın kaçınılmaz biçimde getirdiği güven duygusuyla oluşan sevgi.

Güçlü bir aşkın nasıl ortaya çıkabileceği, onu yaşayanların geçmişlerinden kopuk olamayacağı, eski sevilenleri unutmak gerekmediği, hatta onlar sayesinde daha duyarlı olunabileceği öyle güzel anlatılıyordu ki!

Romanı özetlemeyeceğim. Ama iki doruk noktasından bahsetmek istiyorum.

Birincisi Genli Ai'nin öndeyicilere gidip "Gethen beş yıl içinde Ekumen'e üye olacak mı?" sorusunu sorduğu bölüm. Hain'li elçi, "belki de farkında olmadan zihin okuyorsunuz" dediğinde öndeyicilerin dokumacısı Faxe: "Bu neye yarardı ki? Soruyu soran, cevabını bilse bedel ödemezdi" der. Genli Ai sorusunu sorar ve oluşan konsantrasyonla verilen kesin yanıttan bunun bir kehanet değil, gözlem olduğunu anlar. İnzivadan ayrılmadan önce dokumacıyla tekrar konuşur ve Faxe der ki: "Bizler buraya en çok hangi soruların sorulamayacağını anlamak için geliriz." Genli Ai şaşırır: "Ama sizler cevap verenlersiniz!" Faxe'ın yanıtı çok etkileyicidir. "Bizler öndeyi sanatını yanlış soruların cevabını bilmenin ne kadar yararsız olduğunu göstermek için geliştirdik. Cevabı kesin olan, ikimizin de bildiği tek bir soru var: Ölüm. Hayatı mümkün kılan şey sürekli, dayanılmaz belirsizliktir yani bir sonra ne olacağını bilememek."

Ümit kavramı, insanların ölüm tehdidine rağmen yaşamda yol almalarını sağlayan tek gerçek daha ne kadar güzel ve estetik anlatılabilir?

İkinci doruksa 'Buz üzerinde' bölümü. Sadece kar, buz, fırtına, kızaklar ve iki ayrı dünyanın insanı var. Paylaşabilecekleri her şeyi paylaşırlar. Sonra Estraven kemmere girer. Genli Ai, kendisini bir insan olarak ve olduğu gibi kabul eden tek Gethen'linin Estraven olduğunun bilincindedir artık. Aralarındaki derin arkadaşlık hissinin cinsel çekimden doğduğunu fark eder. Aşktır bu. Fakat aşk, farklılıktan kaynaklanmıştır. Birbirlerine fiziksel olarak dokunurlarsa kazandıkları yakınlığı kaybedeceklerini, tekrar iki yabancı olacaklarını düşünürler. Sadece zihin konuşmasıyla yetinirler. "Doğru mu yaptık, bilmem" sorusuyla Genli Ai şüphesini dile getirir; gerilim bitmez.

'Işık karanlığın sol elidir

karanlık da ışığın sağ eli,

ikisi birdir, yaşam ve ölüm, yan yana

yatarlar kemmerdeki sevgililer gibi,

tutuşmuş eller gibi,

sonuçla yol gibi.'

İlk kez bir eserden bahsederken bu kadar çok alıntı yapıyorum. Ama dayanamadım. İnsana dair her şey bir romanda bu kadar mı güzel dile getirilir? Belki de yazar, bilimkurgunun gerçekdışı gerçekliğini kullandığı için böylesine etkili olabilmiş, kimbilir?

Kitap okurken (öykü ya da roman) beklediğim, kendimi içinde bulmam. Bana ait bir şeylerden bahsetmesi. Anlattığı hikayeye beni de dahil etmesi. Bunu yaparken inandırıcı olması. Sürükleyiciliğiyle o kurgulanmış dünyada kalmayı istememi sağlaması. Dilinin yarattığı müzikle kulağımı şenlendirmesi. Sözcüklerinin özgün ritmini ve gösterdiklerinin birbirleriyle uyumunu duyumsatıp zevk vermesi. Bitirince kendime dönüp baktığımda algımın gelişmiş, benliğimin biraz olsun değişmiş olduğunu fark etmem. Tüm bunları çok kolaymış gibi yapması...

Çok şey istemiyorum. Le Guin yapmıştı. Benim kendi gerçeğimi bulduğum gibi (her kişinin gerçeği, yaşadıklarının zihninde şekil değiştirerek bıraktığı izlerden oluşmaz mı?) başkaları da aynı romanda kendi gerçeklerini bulabilirler diye düşünüyorum. Yorumların çeşitlenmesi, etkinin bütün olarak değerini azaltmaz, tersine çoğaltır.

Sadece androjen bir kimlik yaratarak insanlığın tüm değerlerinin, güçlü ve zayıf yönlerinin, korkularının, yaşamın, ölümün tek tek irdelenmesi... Hayran oldum, gıpta ettim, Türkiye'de değil bu düzeyde, neden hiç kayda değer fantastik yazın örneği yok diye üzüldüm ve örnek aldım. Çok zor olmasına rağmen beynimi elimden gelenin en üst sınırına değin zorlayıp serbest bırakabilmek için uğraşmaya başladım. Bendeki etkisi böyle belirgin oldu.

Kitabı sevdiğim arkadaşlarıma hep önerdim. Bazılarına ödünç verdim. Geri getirmeyenler oldu, gidip tekrar satın aldım. Kütüphanemde bulunduğunu bilmek beni hayata karşı güçlü kılıyor. Abartıyor muyum, bilmem.

Ursula Le Guin, fantastik edebiyat ve hem yazarların hem okumayı sevenlerin bu alandaki çekinceleri konusunda bir yazı daha yazmak istiyorum. Hemen bunun ardından olmayabilir.

12 Ekim 2010 Salı

BAL, KUSTURİCA VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Nisan ayında İstanbul film festivalini nefes nefese, başım dönerek takip etmeye çalışmıştım. İlk kez böyle bir sinema maratonunu deniyordum ve ne yalan söyleyeyim, iyi seçmişim. İzlediğim kırk iki filmin yarısını muhteşem olarak niteleyebilirim. Bir kısmı fena değildi. Görmesem de olurmuş ya da sıkıldım dediklerim ise altı yediyi aşmadı. Ne yazık ki bunların arasına çoğunluğun hayran kaldığı Bal da girdi.

Bu heyecanlı koşturmacada otuza yakın filme birlikte gittiğim, kitap kurtluğunun daha da ötesinde gerçek bir sinema faresi olan ve belleğinde özel bir sinema arşivi bulunduran sevgili arkadaşım, üçlemenin diğer filmlerinden birinde uyumuş. Bal başlamadan önce şöyle söyledi: "Boşver, en azından Karadeniz'in güzel manzaralarını göreceğiz, bir de çocuk var, nasılsa çok sıkılmayız." Tam da öyle oldu.

Semih Kaplanoğlu'nun usta bir yönetmen olduğu, aldığı ödüllerden belli elbette. Ama evrensele yerelden varmaya çalışan bir sanatçıymış izlenimi yaratırken bana yöresel öğelerin özelliklerini gözden kaçırmış gibi geldi. Bunlar da filmdeki başlıca sıkıcı unsurlar oldu. Temponun yavaşlığından hiç söz etmiyorum. ("Oo, buna yavaş mı diyorsun?" yorumlarını duyar gibiyim.)

Uzun zamandır Bal hakkında yazmak istiyordum aslında da şimdi Antalya film festivalinden çekilmesi nedeniyle sırası geldi sanırım. Başından başlayacağım. Neden Yakup'la Yusuf? Eğer dinsel öyküyü işlemeyecektiyse karakterlerin adlarının örneğin Ahmet'le Mustafa olması hikmete (bala) ulaşmanın yolunu farklı seçmelerinde bir sakınca mı yaratırdı? İsimler beklenti oluşturup kafa karıştırıyordu. Sonra orası Karadeniz ve Karadeniz kadını son derece etkin, aktif roldedir. O kadar edilgin bir anne, Karadeniz doğasında var olamaz. Ya da mekan Karadeniz olmamalıymış. Mekan, manzara haricinde bu hikayeye ne katıyordu ki Karadeniz seçilmiş? Ayrıca horon neden gösterildi, anlayamadım. Belki de folklorik öğe olarak izleyicilerin hoşuna gideceği düşünülmüştür. Oysa Karadeniz'de çok önemli birleştirici bir faktördür horon. Başladığında dışında kalınmaz. Kadın, erkek, çocuk, herkes dahil olur, saatlerce hatta gün boyu sürer. Dayanıklılığı vurgular, baharın gelişini kutlar. Ana karakterlerin oralı olmalarına rağmen turist gözleriyle seyredip katılmadığı, öncesinde ve sonrasında hikayede bir değişiklik yaratmayan, öylesine gösterilip geçilen horon işlevsiz bırakılmış, harcanmıştı; yazık! Son olarak hiçbir Karadeniz çocuğu, ayıların çıkabileceğini bildiği o tehlikeli ormanda, kışın ayazında başını ağaca yaslayıp hülyalara dalmaz. Daha da vardı ama aradan epeyce zaman geçtiği için bu kadarını anımsayabildim.

Tüm ödülleri toplamış bir yönetmenin en önemli filmi hakkında böyle düşündüğüm için üzgünüm. Maalesef beğenmedim. Yereli iyi ve gerçeğe uygun verebilseydi, kafa karışıklığı yaratan hikayesi belki etkileyici olabilirdi. Söylemek istedikleri yerli yerine oturabilirdi. Oraya buraya serpiştirilmiş, dinsel göndermelerle bulanıklaştırılmış simgelerle dolu, ağır aksak akan bir görsellikti izlediğim. Kamera iyiydi, hakkını vermek lazım.

Kusturica'ya gelince: Dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri bence. O da yerelden yola çıkıyor, filmlerini renkli öğelerle süslüyor ama hikayelerinde yöresel olan hiçbir şey sırıtmıyor. Böylece anlattığını inanılır ve zevkle seyredilir kılıyor. Jüriye davet edildi diye yerden yere vuruldu. Televizyondaki sıkıntılı duruşu ve kendisini savunmak zorunda bırakılışı ne acıydı! Bosna savaşındaki tecavüzleri önemsemediği ya da gerçekleşenlerden az olduğunu savunduğu iddia ediliyor. Pazar günkü Cumhuriyet'te Zeynep Oral çok güzel yazmış. Kusturica'nın düşünceleri şimdi mi belli oldu? Haziran'da Bursa festivalindeyken bunlar bilinmiyor muydu? Bosna'daki tecavüzlere olan gecikmiş duyarlılıkları göz yaşartan yurdum insanları, Türkiye'deki tecavüzleri neden görmezden geliyor? Üstelik bizde yaygın olan, çocuk tecavüzleri. Savaş falan yokken.

Zeynep Oral yazmasaydı belki de fark etmeyecektim. Gerçekten yönetmeni Bal'ı neden festivalin başlamasına bir iki gün kala yarışmadan çekti de jüri belli olduktan hemen sonra veya geçen ay böyle bir şey düşünmedi? Okur okumaz aklıma filmdeki horon sahnesi geldi nedense.

Sonuçta Kusturica gitti, biz bize kaldık. Başkalarını bilemem ama değerli bir konuğu kovalamanın utancı benim içimi burktu.