ŞÖYLE BİR BAKMAK İÇİN BİLE OLSA HOŞ GELDİNİZ!
Resimlere çok takılmayacağınızı umuyorum. Bu blog yazı için var oldu.

23 Ocak 2011 Pazar

KANLI CANLI BİR METAFOR

Ben sol elim. Sadece parmaklarla avuç içinden ibaret bir organ değil, kaldığı kadarıyla kasları, damarları, sinirleri, kemikleri olan, dirseğe değin uzanan bir bütünüm. Eski bedenimden ayrıldım; ister inanın, ister inanmayın. Etten oluşan kısımlarımın içinde yüze yakın saçma tanesi var. Doktorlar onları ayıklayamayacaklarına, yaşamsal parçalarımı onaramayacaklarına karar verince beni otuz dört yıldır birlikte yaşadığım vücuttan ayırdılar. Tıp dilinde buna 'amputasyon' deniyormuş. Daha özellikli olaraksa 'dezartikülasyon'. Yani herhangi bir eklemden başlayarak uygulanan kesme işlemi. Bilgiç miyim? Olabilir. Öğrendiklerimi neden aktarmayayım? Bilincim yerindeyken içinde var olabileceğim çok az zamanım kaldı, siz okurlarla paylaşmak istiyorum. Yazarın zihninden özel izinle çıktım, ruhumu kalabalıklara karıştırdım. İsyankar falan değilim, sadece elçiyim. Konuşmazsam anımsanmayacağımı biliyorum.

Fatma'yı hastaneye getirdiklerinde ağrısı öylesine dayanılmazdı ki sayıklıyordu. Şokun eşiğindeydi, güçsüz düşmüştü fakat acile vardığında ölüm tehdidi yoktu. Pıhtılar çoktan oluşmuş, akan kanı durdurmuşlardı. Buna rağmen ilk gören asistan adli rapora 'hayati tehlikesi vardır' kaydı koydu. Ne de olsa büyük damar-sinir yaralanması mevcut, geçici rapor bu, tedbirli olmak gerek. Vuran da eski kocası, tutuklanıp ceza görmeli. O okunaksız elyazılı kağıt polise verilmezse herif omzundaki av tüfeğiyle dolaşıp tehdit savurmaya devam edebilir. Bir kez belden yukarıya ateş etmiş, devamını neden getirmesin? Niçin susuyorsunuz? Haksız mıyım?

Fatma akıllı kadındır da... Nasıl söylesem? Çirkin değildir, sevimlidir, okuması yazması vardır, ortayı bitirmiştir, beceriklidir, iyi kalplidir, evini çekip çevirmesini bilir, bence gönlü zengin insandır ama hem çolak hem dölsüzdür. Sağ eli, kardeşim, kısa ve parmaksızdır. Anadan öyle doğmuş. Bir de üstüne üstlük çocuğa kalamayınca kocası onu yıllar boyu dövüp aldattı. Tam on beş yıl sopa yedi. Yüzünü hep ben korudum. Birkaç kez karakola sığındıysa bile işe yaramadı. Anne babası sahip çıkmadı. Komşuları 'kısmetsiz' deyip geçtiler. Gecekondu mahallesinde yaşıyorduk, kurallar keskindi. Çok güçlü olacaksın, yoksa ezilirsin. Kusurun olmayacak. Varsa bile görünmeyecek. Kadınsan mutlaka çocuk doğuracaksın.

Bekir işsizdi. Karısını gündelik temizliğe gönderir, kahvede okey oynardı. Akşamları kapıdan yorgun argın giren Fatma'nın üzerine çullanıp önce becerir sonra da başlardı vurmaya. Televizyondaki itilmişle kakılmışın bol acılı sosa bulanmış gerçeği gibiydiler. Kadıncağız benim yüzük parmağıma nikah yüzüğünü bile takamadı. Adam taktırmadı. Neymiş, günahmış! Taharetlendiği ele yüzük takılır mıymış? Oysa Fatma her işini benle yapardı. Yemeğini, çamaşırını, bulaşığını, alışverişini... Üstelik solaktı. Sakatlığı olmasa bile ben sağ elden üstün olacaktım. Bu konuda Tanrı'ya şükreder, bir taraftan alırken diğer taraftan verdiğini söyler, beni becerikli yarattığı için şanslı olduğunu düşünürdü. İşlerini bitirdikten sonra anne babasının yanına koşar, onu on kuruşa sattıkları şu haysiyetsizden yakınmadan evlerini toparlardı. Neyse ki kaynanası köydeydi, çolak gelini görünce tansiyonu çıkıp kahrından dünya değiştireceğine inanır, yanlarına gelmezdi. Böylece bir de onu çekmek zorunda kalmadı.

Beşinci yılın sonunda muayeneye gittiler. Kısırlığın Bekir'de olduğu söylendi, duydum. Adam kondurmadı tabii, köteği arttırdı. Yedinci yılda dost edindi. Şimdiye kadar Fatma'nın takip edebildiği altı kadın oldu. Hiçbirinden çocuk falan yok elbette. Neyse, uzatmayayım, bu hikaye benim hikayem, onların değil; yazar konuyu dağıtmamamı sıkı sıkı tembihledi, kısa yoldan bitireyim. Hayırsever bir avukat yardım etti de Fatma boşanabildi. Başını eğip, yalvarıp ailesinin yanına sığındı. Yine temizliğe gidiyordu. Herif peşini bırakmadı. "Çalışamazsın. Dul kadın sokağa çıkmaz" dedi. Bizimki dinlemedi. Sonra Bekir beni av tüfeğiyle vurdu işte. Üç kez ateş etti, parçalandım.

Tüm bunları neden gövdemden ayrıldığımı merak edersiniz diye anlattım. Şimdi gelelim bana. Morgdayım. Yazar: "Kendini güzel betimle ki okur seni zihninde üç boyutlu olarak canlandırabilsin" diye tembihledi. Sağlıklı halime hiç benzemiyorum. Uzun, ince, nasırlı parmaklarımın ikisi orta boğumlarından kopup halıda kaldı, başparmağımsa tek bir lifle geri kalanıma tutunmuş, sallanıyor. Derim lime lime, kemiklerim kırık, kaslarımın içi yuvarlak, siyah demir parçalarıyla dolu. Damarlarımla sinirlerim yanık, kavruk, büzüşük; üzerlerinden silindir geçmiş borulara, oraya buraya saçılmış teyel ipliklerine benziyorlar. Çirkinim. Yoldan geçen birini çevirip gösterseler düşüp bayılır. Soğudum, morardım, katılaşmaya başladım. Çelikten bir çekmecenin içine atılıverdim. Ameliyatımızı yapan doktor beni yeşil bir torbaya koyup hastabakıcıya vermişti. O da getirip morg görevlisine teslim etti. Adam torbamın ağzını açınca buraya silkeledi. Eldivenleri vardı fakat iğrendi herhalde, dokunmak istemedi. Kemiklerim unufak olduğu için eğildim, mevcut parmaklarımın biri açıldı, diğeri kıvrıldı, başparmağımın tırnağı avucumdaki cildi yok olmuş etime battı. Yanımda üç tane bacak var, çoktan donmuşlar; biri pantolonlu. Acı duymuyorum. Kopartıldığım beden belleğimden silinmeye başladı bile, ne tuhaf! Oysa Fatma beni en az bir yıl hissedecekmiş, belki de ömür boyu. Beynindeki yerimin boşluğa dönüşmesi çok zaman alacakmış. Ondaki cisimsiz varlığıma ruhum desem olur herhalde. Arada kaşınacak, hareket eder gibi olacak, ağrıyacakmışım. Kirlendiğimi düşünüp yıkamak isteyecek, bardağı kavramak için uzatmaya çalışacak, yuvarlaklaşmış dirseğine bakıp ağlayacakmış. En zoru kaşıntıymış, ilaçların en az yarar sağlayacağı duygu. Çolak sağ eliyle uzantısı kaybolmuş güdüğünü ovuşturacak, devamını tutmaya çalışacakmış. Yavaş yavaş silikleşirken kıpırdanıp eski dostuma işkence çektirecekmişim. Bunlar hep Bekir'in canı öyle istediği için olacakmış, ameliyathanede konuşurlarken duydum.

Yazar, yazdırdığım paragrafı okudu, beğendi. "Birkaç cümle de kendimden ekleyebilir miyim?" diye sordum: "Tamam" dedi. Tek başına ölen el olarak mükemmel bir metaformuşum, kendimi canlı bir söylemle okura sunmuşum, geçmişimi sıkmadan özetlemişim, hak etmişim, istersem kendisi hakkında bile yorum yapabilirmişim.

Bu adam (yazarın erkek olduğunu düşündüm nedense) niçin beni yaratmak istedi? İçinde ne var da benim kılığıma bürünmüş olarak dışarıya çıktı? Kabus mu gördü, karısından veya sevgilisinden mi ayrıldı, çok istediği bir kitabı mı yazamadı? Ruhumdan bahsetmemi özellikle vurgulaması daha da tuhaf. Platonik aşkı mı var? Ulaşamadığı ya da kavuşamadığı nedir? Kime kızmış? Sürgüne gönderilmiş olmasın?

"Yeter!"

Artık tuşlara basan parmaklarına ben hükmediyorum. Ağzımı açtım, sözcükler ardı ardına dökülüyorlar, duramıyorum. Onu sorguluyorum. Başkalarını yazılarıyla rahatsız etme hakkını nasıl kendinde görüyor? Bitirdiğimde isterse yırtsın, bana ne! Zaten yokum. Fatma da Bekir de yoklar. Dünyada böyle haksızlıklar, acılar olduğunu varsayalım, öyküde de bulunması şart mı? Zorlanmadan nefes alıp vermek, yiyip içmek, sevişmek güzel şeylermiş. Beyninde bunlardan hoşlandığını açık açık belli eden kocaman bölgeler var, çıkmadan önce gördüm. Yaşam için programlanmış, ölümle uğraşıyor. Olmayan beni öldürdü işte! Hem de ne biçim! Ürkütücü şeyler yazarak duygu sömürüsü yapıyor, kendini bayağılaştırıyor. Belki de hasta. Sahi, bakın şimdi aklıma geldi bu, ruhsal bozukluğu olmasın? Psikiatriste gidip tedavi görmeli. Kendisi istemiyorsa zorla götürülmeli. Deli diye damgalanmalı. Yalnız bırakılmalı!

Okurlar, sakın bunun yazdıklarını okumayın! Bırakın, kendi kendine bağırıp dursun. Başınızı çevirip geçin, gidin. Keyfinize bakın. Dedikodusunu yapın, suratına çürük yumurta atın, çamurda sürükleyin. Anlamıyorsa görmezden gelin. En etkilisi bu olacaktır, onu tanıyorum. Nasıl olsa sonunda vazgeçer. Böylece rahat uykularınızı bozmamış olursunuz.

Son sözüm: Sizleri uyaran beni sakın unutmayın! Ben... Zorla bedeninden kopartılmış, gözlerden ırak olması gereken, kurgulanmış, çirkin sol el! İstediğim bir çelişki değil; biraz düşünürseniz anlayacaksınız, eminim.     

1 yorum:

Pınar dedi ki...

her şeyi sağ elimle sevdim,
birdenbire sol elim geldi aklıma.
Sevme özürlü sol elim,
aldım sol elimi karşıma,
sevdimde sevdim.
Gene sağ elimle sevdim.
BİR ŞAİR.....