ŞÖYLE BİR BAKMAK İÇİN BİLE OLSA HOŞ GELDİNİZ!
Resimlere çok takılmayacağınızı umuyorum. Bu blog yazı için var oldu.

2 Temmuz 2010 Cuma

PERU (Başlangıç: İstanbul'dan Lima'ya)

Yola çıkmadan önce tedirgindim, ne yalan söyleyeyim. Öncelikle memleketten on iki bin kilometre uzağa gidiyoruz, bir sorun olursa dönmek o kadar kolay değil. Sonra arkadaşımla ilk kez birlikte bu kadar uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. İnsanlar bir içki masasında bir de yolculukta anlaşılırmış derler. Birbirimize uyum gösterebilecek miyiz, bilmiyorum. Ayrıca böylesine tanımadığım yerlere giderken yeterince donanımlı mıyım? Hem en sıcağa hem de en soğuğa göre giysi almamız konusunda uyarıldık. Nasıl hazırlanılır ki? Son olarak İstanbul'dakilerin söyledikleri var. Hele birisi, oraları görmemesine rağmen avuç içi kadar büyük, uçan böceklerin olduğunu öğrendiğinden bahsetti. Hiç kulağımdan gitmiyor, ya doğruysa?

Sabah saat dört buçukta evin önüne gelen minibüs benzeri araca bindim. Herkes heyecanlı. Grup elemanlarının bir kısmıyla iki hafta önce tanışmıştım yine de içimde pır pır eden bir şeyler var. Bilinmeyene gidiyoruz. Eminim ki yolculuğun ilk üç dört gününde aslımız neyse ortaya çıkacak. Başkaları bir yana, kendim hakkında da bilmediklerim açığa dökülecek; bakalım hoşnut kalacak mıyım? On beş gün bir arada olacağız, az değil.

Zihnim öylesine dalgındı ki neredeyse fotoğraf makinemi bile unutuyordum. Tek bir bel çantası veya küçük el çantası almayı akıl edemedim. Sırt çantama mahkumum, belli.

Havaalanında rehberimizle tanıştık. Saçları dökülmüş, ellili yaşların ortalarında, kısa boylu, kalın dudaklı bir adam. Altı dil biliyormuş. Yeryüzündeki yüz yirmi ülkeyi dolaşmış, bazılarını birkaç kez. Hareketlinin ötesinde, yerinde duramayan bir tip. Hızla hepimizi süzüp beynine yerleştirdi ve biraz uzak durdu. Bu davranışıyla benden olumlu puan aldı; güvendim.

Madrid'e gidiş sıradandı. Gümrükte rehberimizi takip ettik, ayakkabılarını çıkarttığını görünce biz de çıkarttık ve geçtik.

Artık Peru'ya doğru yol alıyoruz. On iki saatlik bir uçak yolculuğu. Yanıma üç tane kitap almıştım; can simitleri. Bir de defter var tabii. Sözde her akşam yazacağım. Neyse, şimdilik ilk kitabı açıp okumaya başlıyorum.

Uçsuz bucaksızmış gibi görünen Atlantik okyanusunun üzerinde uçuyoruz. Birden bazı adalar beliriveriyor. Kanarya adaları! Yukarıdan bakarken, o boşluk izlenimi yaratan tekdüze maviliğin içinde ortaya çıktıklarına öyle sevindim ki yüzeylerini okşayacağım geldi.

Biraz uyuklayıp biraz okuyarak yarı bilinçli durumda dışarıyı seyrederken Atlantik bitti. Aniden orman denizinin tepesinde yol almaya başladık. Amazon havzası! Boşuna yerkürenin akciğeri denmiyor, okyanus kadar engin. Artık Amerika kıtasındayız, hem de güneyinde. O muhteşem, aralıksız yeşilliğin ortasında mavi bir yılan gibi uzanan yumuşak kıvrımlı yol da ne? Bu kadar yüksekten nehir görünür mü? Görünürse genişliği nedir? Gözlerimi dünyanın en uzun, en büyük (bunlardan çok emin değilim), en besleyici (bundan kesinlikle eminim) nehri Amazon'dan ayıramıyorum.

Dünyanın bu bölgesi kesinlikle değişik, uçaktayken bile anlaşılıyor. Şimdi de bıçakla kesilmişçesine ormanlar bitti, dağlar başladı. Bir tarafları ağaçlarla kaplı diğer taraflarıysa kel. Doğa, kesin çizgilerle ayrılmış farklı oluşumlar sergiliyor. And dağları çok etkileyici. Bize değmeye çalışırmışlarcasına yükselmiş, enerjilerini hissetmemek için tüm duyuları köreltmeyi gerektiren heybetli sıradağlar. Gençlikleriyle adrenalin salgılıyorlar sanki. Neredeyse yürüyecekler! Bunların tepelerine yakın yerlerde nasıl dolaşacağız, bilmem ki.

Alçalıyoruz, tekrar deniz göründü. Pasifik! Yeryüzündeki karaların en batısındayız, üstelik güney yarımküredeyiz. Rüyada değilim, gerçek bu: Lima'ya geldik.

Otele varmak sekiz buçuğu buldu. Sadece uçuş süremiz (İstanbul-Madrid, Madrid-Lima) on altı saat. Başlangıç ve aradaki beklemelerle birlikte yirmi saati aşkın süredir yoldayız. Ama yaşanmamış zamana doğru uçtuğumuzdan, içinde olduğumuz gün hala bitmedi. Ben bittim. 'Yemek yarım saat sonra' diyor rehberimiz. Acelemiz ne? Bir duş alsaydık ya! Daha başımıza gelecekleri bilmiyoruz tabii. Başından sonuna böyle olacak. Sabahları sıklıkla dörtle altı buçuk arası kalkacağız, her yere koşarak yetişeceğiz, bu ilk kaldığımız otel hariç hiçbir yerde bir geceden fazla kalmayacağız, hep telaşla bavul açıp kapatacağız... Öyle rahatlık nerede? Ayrıca o götürdüğüm defteri de bomboş geri getirdiğimi, tek kelime bile not alamadığımı itiraf etmeliyim.

Yemekten önce Antonio ile tanışıyoruz; yerel rehberimiz. Siyah saçlı, koyu tenli, çok koyu kahverengi gözlü (ama nedense bal rengiymiş izlenimi veriyor), zayıf, orta boylu, sakin ifadeli bir adam. Peru Kızılderilisi. Hepimizin elini tek tek sıkıyor. İnsanın gözlerinin içine öylesine dikkatli bakıyor ki delip geçiyor; 'kafatasımın derinliklerinde ne keşfetti acaba?' diye düşündürüyor. Arkadaşımla birlikte 'kırkına yakındır herhalde' tahmininde bulunmuştuk, elli iki yaşında olduğunu öğrenince çok şaşırdık.

Yemekte ilk kez Pisco Sour içiyoruz. Peru'nun yerel ve çok yaygın alkollü içkisi. Hoşuma gitti fakat her öğle ve akşam önümüze getirilince bıktım.

Odaya çekilip dinlenmek iyi geliyor. Bazı grup elemanları dışarıya çıktılar. Alışveriş yapacaklarmış. Şaşıramayacak kadar yorgundum; uyumuşum.

Birinci gün sabahtan akşama kentte dolaşıyoruz. Lima, klasik kalıplarda bir büyük şehir. Geniş caddeler, düzgün binalar, katedraller, saray yavruları, heykeller... İnkalar yok, herşey İspanyol tarzı. Eski uygarlık yerle bir edilip ortalık temizlenmiş, batı tarzı yapılaşmayla yaşam yerleştirilmiş. Peki, ya yerli halk? Antonio daha sonra ayrıntılarını anlatacağı acıların ilk sinyalini veriyor: 'Burada üç grup insan vardır. Beyazlar yani İspanyol asıllılar, melezler ve benim gibi Kızılderililer. En iyi durumda olanlar, en geniş imkanlar sağlananlar hep beyazlardır. En az eğitim ve en düşük gelir oranıysa Kızılderililerdedir.'

Yerel rehberimizin eğitimini öğrenemedik fakat dört dil bilen ve ülkesinin hem tarihini hem de arkeolojik geçmişini yutmuş bir insan. İspanyol kökenli rehberlerin üçte biri kadar ücret alıyormuş.

O ilk gün bana farklı bir kıtada ve kültürde olduğumuzu gösteren üç şey oldu. Birincisi ağaçlardan neredeyse fışkırarak çıkmış, bizim taraflarda görmediğimiz kadar iri, yükseklere uzanmış boyunlarıyla kuşları, arıları avaz avaz çağıran müstehcen görünüşlü boru çiçekleri. Bir çiçek için böyle düşüneceğim hiç aklıma gelmezdi. İkincisi büyük meydanda, parlamento binası önündeki asker değişim töreninden sonra çalmaya başlayan sokak müziği eşliğinde önce dans edip sonra kaldırıma yatarak sevişen genç Lima'lı çift. Epeyce ileri gittiler, kimse bakmadı. Üçüncüsüyse gece gökyüzünde beliren hilal: Ters duruyordu yani aşağıdan yukarıya doğru; şaka gibi.

Sabah altıda kalkıp önce Parakas'a sonra da Naska'ya gideceğiz. Henüz deniz seviyesindeyiz yine de İnkalar ve atalarıyla tanışmanın zamanı geldi.

3 yorum:

Gülsen dedi ki...

Sayende tüm yorgunluğuma rağmen önce Santorini'ye, oradan da Lima'ya gittim. Kısa sayılabilecek bir okuma süresine bu güzel seyahatleri sığdırabildim. Seyahat izlenimi dinlemek ya da okumak bugüne kadar benim için sıkıcıydı ancak akıcı üslubun ve anlatımdaki 'objektif içtenliğin' Santorini'nin Arnavut kaldırımlı yollarında benim de ayağımı burktu, Peru'ya uçuşta denizin rengini, adaların güzelliğini, nehrin bükümlerini bana da gösterdi. Diğer ülkelere daha sonra sırasıyla gideceğim. Paylaştığın için teşekkürler.Kalemine ve yüreğine sağlık.
Gülsen

Adsız dedi ki...

Uzun yolculuklar beni de korkutuyor ama öyle bir anlatmışsınız ki sanki ben de oralara gitmeliymişim gibi geldi. Gündelik hayat nasıldı ? Otel nasıldı ? Hiç içinizin çok sıkıldığı ,yatağınızı özlediğiniz oldu mu ? Yoksa mükemmel mi hissettiniz Peru'da ?

Sevgiler...

Neşe

Nedret Okan dedi ki...

Mükemmel değil, farklı hissettim. Oteller rahat ve temizdi. Çok etkileyici olan iki tanesini anlattım zaten. İçim daralmadıysa da korktuğum anlar oldu, özellikle Bolivya'da. Onları da yazdım. Yatağımı özlemeye pek fırsat bulamadım çünkü öyle yorgun oluyordum ki yastığı görürken uykuya dalıyordum. Yorumlarınız için teşekkürler. Nedret.