ŞÖYLE BİR BAKMAK İÇİN BİLE OLSA HOŞ GELDİNİZ!
Resimlere çok takılmayacağınızı umuyorum. Bu blog yazı için var oldu.

26 Haziran 2010 Cumartesi

TOSYA'DAN ÇIKTIK YOLA: İSTİKAMET İSKİLİP

Gece arkadaşım aradı:

"Yarın davetli olduğun bir yer var mı?"

"Evet, maalesef."

"Ne dedin?"

"Sabah haber vereceğimi söyledim."

"Ben de öyle. Ne dersin, İskilip'e gidelim mi?"

"Bu kış gününde mi? Ben kendime güvenemiyorum. Senin arabayla olursa, tamam."

"Öyleyse gidiyoruz."

Ramazandayız. Yarın Pazar. Kutsal sayılan ayın ilk hafta sonu. Her birimizin davetli olduğu ve bu kasaba ortamında reddetmek için bahane bulamadığımız iftarlar var. Oruç tutmadığını söylemek yeterli değil. İnsanlar sıcak, birlikte vakit geçirmeye istekli fakat o 'keşkek' yok mu? İftar yemeklerinin ana menüsü! Kuyruk yağına alışamadım. Burada, Ramazan'da büyük toprak çömleklerde etler, buğdaylar parça parça yağ küpleriyle beraber hazırlandıktan sonra genel, devasa fırınlara veriliyor. Yemeğin içine konmuş kuyruk yağına ek olarak çömlekler de kuyruk yağı ile sıvanıyor. Sonuçta ortaya çıkan koku ve tadı kabullenmek çok zor. Bir de mide var tabii, isyan eden.

Onda çıkarız diye kararlaştırmıştık ama olmadı elbette. Hastaneye çağrıldım. Et doğrarken parmağını kesen bir kadını tedavi etmek için. Arkadaşım da burnuna leblebi sokan yedi yaşlarındaki çocuğu kurtarmakla meşgul. Kadın, dikiş sonrası arkasına bakmadan gitti. Sanki onarmadım da ben kestim parmağını! Ramazan'da çoğalan işlerini nasıl görecekmiş? "Suya sokma, pansumanı kirletme, ilaçlarını düzenli kullan yoksa yaran mikrop alır" deyince kızdı.

Bilinmeyeni keşfetme serüvenimize on bir buçuk civarında başlayabiliyoruz.

Arkadaşım: "Erkek olsaydım, tır şoförlüğünden başka meslek düşünmezdim" diyen bir KBB uzmanı. Doğma büyüme İzmirli. Orta Anadolu'yu hiç benimseyemedi. Rallici gibi araba kullanıyor. Ben çekingenim. Belki çok kaza gördüğümden, bilmiyorum, hem yollardan hem de trafikten korkuyorum. İkimiz de gezmeyi seviyoruz. İyi bir ekip oluşturduğumuzun bilincindeyiz.

Hava ürpertici, gökyüzü kar topluyor. Kenarlara yığılmış kirli beyaz, kısmen buzlu kar kümeleri erimemiş. Kargı doğrultusunda ilerliyoruz. İki yanımızda çeltik tarlaları; bu mevsimde bataklıktan farkları yok.

Kargı'nın yol üzerindeki meydanında tek bir insan bile görmedik. Ramazan'da, soğukta kadınlarla çocuklar evlerde oyalanıyor, erkeklerse kahvelerde çay içmeden tavla partileri çevirip sohbet ediyorlar.

Osmancık'tan geçerken içimiz ılınıyor. 'Burada çalışsam bir ucundan mutluluğu yakalar mıydım?' diye düşünüyorum. Arkadaşımın da aynı duyguları paylaştığından eminim. Devrez çayının bitimindeki son büyük yerleşim merkezi. Ovada, geniş, Tosya'daki kadar cami yoğunluğu olmayan (zaten olamaz; Tosya, Türkiye'de nüfus başına en çok cami düşen yer), dağlardan uzak yerleşimiyle hiç değilse ufku açık bir ilçe. Suyun üzerindeki sevimli köprüsünü arkamızda bırakmayı geciktirmek için duruyoruz. Biraz turlayınca hemen izlenimimiz değişiyor. Bakışlar tecessüs dolu, araştırıcı hatta itici. Yabancıyız biz, buralardan değiliz üstelik kadınız, öyleyse gitmemiz lazım. Gidiyoruz.

Arabayı dağlara vurduk. Köroğlu dağları! Radyo çekmiyor. Konuşmuyoruz, manzarayı seyrediyoruz. Heybetli, dik, kayalarına yapışmış çalıların ağaçlaşmayı başardığı yükseltiler. Koyu gri bulutların arasından güneş ışınları sızmaya çalışıyor. Yol hafifçe buzlanmış. Araba bazen kayıyor ama arkadaşım olaya hakim. Kıvrıla kıvrıla yükseliyoruz. Sanki dağlar da bizimle birlikte yükseliyor.

Kırkdilim! Onca korkunç otobüs kazasının meydana geldiği yer! Nihayet gördük. Aracımızı kenara çekip dörtlüleri yakarak durduk. Buradan çevreyi seyretmemek olanaksız. Niye yola çıktık ki?

Yarlar yarları kovalıyor sanki. Birbirinin ardı sıra: 'Ben senden daha haşmetliyim!' diye haykıran dağlar silsilesi. Puslu havada hayal mi gerçek mi olduğuna karar veremediğim ışıltılı, koyu yeşil, vahşi doğanın içindeyiz. Ağaç tepelerinde buz kristalleri parlıyor. Kar yok. Soldaki uçurumun dibi görünmüyor. Sağda ise eğilince, iki yüz metre kadar aşağıda, kurumadan donmuş otların kıyısında şırıltısını duyuramadan akan minik bir dere göze çarpıyor. Tam yanı başındaki kayalar, karmakarışık bir yeşile bürünmüş olarak yükseliyor. Gökyüzünde çığlık atarak uçan büyük, yabani kuşlar var. Kanat çırpmaya gerek duymadan süzülüyorlar. Sesleri yankılanıp çoğalıyor. Buralar onlara ait. Görüşleri keskin, hızlı, güçlü kartallar ya da şahinler. Bu ortamda en ufak zayıflığın ölüm anlamına geldiği besbelli. Rüzgar esiyor; dondurucu. Havada tertemiz, baş döndürüp burun sızlatan (biraz da kaşındırıp akıtan) tanımadığımız bitki kokularıyla bol oksijen... Gerçeği yansıtmayacağını bile bile resim çekiyoruz.

Kenarlardaki tahta barikatlar çok alçak. Kedigözleri ise geceleri virajda yeterli olmayabilir. Yukarıdan aşağıya doğru bir yolcu otobüsü hızla geçiyor; arkasında bıraktığı egzoz dumanıyla o güzelim kış ortamını bozarak.

Yarım saat sonra tekrar yola koyuluyoruz. Üşüdük. Bu sefer biz yükseldikçe dağlar hem alçalıp hem yakınlaşmaya başladı. Sanki iki yanımıza duvar ördüler. Asfaltla aralarındaki boşluk neredeyse bir taş atımlık mesafe. Tam karşımızdaki yoğun, mor bulutların uçlarındaki ipeksi kızıl uzantılar, güneşi arkalarında sakladıklarının ipucunu veriyor.

Kıvrıla kıvrıla tırmandığımız dağın zirvesindeyiz tıpkı sağdaki ve soldaki kardeşleri gibi. Ama yol hala devam ediyor. Son dönemeçten çıkınca bir anda irkiliyoruz. Şeytan kulaklarına benzeyen, sivri iki kayanın arası geçit gibi; cehennemin kapısı sanki. İç daraltıcı. Arkasında evler gözüküyor: İskilip!

Kapıdan girdik. Önce benzinciye uğradık. Yaklaşık beş kilometre önce ışık yanmıştı. Oysa Tosya'dan dolu depoyla çıkmıştık; garip! Neyse, üstünde durmuyoruz. Çevreyi keşfe çıkıyoruz.

Dile kolay, 10000 yıllık bir yerleşim yerindeyiz. Burayı değerli kılansa tuz. Yerliköy bölgesindeki tuz işletmesinin geçmişi bilinmiyor. İskilip, MÖ 3000'lerde Hitit uygarlığının önemli merkezlerinden olmuş. Başkent Hattuşa'ya topu topu iki saat uzaklıkta. Roma döneminde yine var. Osmanlı ele geçirmek için savaşmış. Ama giderek küçülmüş, eski uygarlığını unutmuş.

Sokaklar dar, Arnavut kaldırımlı fakat temiz. Evlerin altları taş, üstleri tahta, çok pencereli, cumbalı. Genellikle bakımsız. Birçoğunun yanlarında ahırlar var. Adamın biri eşeğini çekerek yanımızdan geçip gidiyor. Başında köylü kasketi var, Tosya'daki gibi fes benzeri püsküllü, yün bere değil. Çocuklar dondurucu havada çorapsız, ayaklarında naylon terliklerle koşturuyorlar. Ortalıkta hiç kadın görünmüyor. Rastladığımız insanlar bizimle ilgilenmiyorlar, bu çevre için değişik bir şey. Öyle yiyecekmiş gibi tepeden aşağı süzen kimse yok burada.

İçeride kapının yarattığı sıkıntı yok oldu. Arabayı bıraktık, dolanıp duruyoruz. Kaybolmak imkansız nasılsa. Devlet Hastanesi'ni, Sağlık Ocağı'nı elbette bulduk. Kaleye çıkmak için ne yazık ki geç kaldık. Biraz ileride, ağaçlık bir alandan hafifçe yükselen küçük bir vadi gerçekten var mıydı, sonradan ben: 'Olması gerekir, bu kadarı yetmez!' diye hayal mi ettim, emin değilim.

Artık alacakaranlık ve kar atıştırmaya başladı. Dönme zamanı. Bir pideciden yeni çıkmış, sıcacık peynirli, yumurtalı pideler alıyoruz. Manzaraya daldık, arada bir şeyler yemeyi unuttuk. İftara az kaldı, birazdan İskilipliler de fırınlara uğrarlar. Pideci nereden geldiğimizi, kim olduğumuzu falan sormadı. Üstelik para üstünü verirken teşekkür bile etti. Bu dağ başında geçmiş medeniyetlerin izleri hala sürüyor olsa gerek. Halk şimdilerde hem fakir hem cahil ama görgüsüz değil.

Ters taraftan çıktık. Dağın diğer yamacından yine kıvrılarak iniyoruz. Yol çok dar ve buzlu. Sağ yanımız çam ormanlarıyla kaplı bir uçurum, solumuz ise taştan duvar. Asfalt bozuk. Çukurlar bol, irice taşlar sürüyle. Arkadaşım çok dikkatli gidiyor. Arada kayıyoruz, toparlıyor. En zoru bir kamyonla yan yana geçerken oldu. Sağa çok yanaştık, bir de patinaj yapınca ikimizi de ter bastı.

Karanlık bastırdı, kar yağıyor, sis de var. Ağır gidiyoruz. Benzin deposu üçte iki oranında boşaldı, nasıl olur? Neyse, bir benzinci bulup doldurduk. Bizim rallicinin sinirleri bozuldu, söyleniyor: "Saygılı insanlar dedik, bak benzinlerine! Yabancıyız diye su sattılar herhalde. Çorum'da Karayolları yok mu? Hiç değilse buzları temizleyip taşları kaldırsalar ya! Çukurları bile kapatmamışlar. Şu düşük banketin kenarlarını çevirselermiş hiç olmazsa!" Ben de gerildim, ne desem? Cevap beklemiyor zaten. Konuştukça rahatlayıp sakinleşiyor.

'Kastamonu'ya hoş geldiniz!' tabelasıyla birlikte yol düzeldi. Kar devam ediyor fakat buzlar temizlenmiş, taşlar yok... Kastamonu'muz iyiymiş meğerse!

Saat sekizde Tosya'ya vardık. Her geceki gibi trafik lambaları kapatılmış, epileptik olsan nöbet geçirtecek sarı ışıklar yanıp sönüyor. Olsun, eve döndük! Önce hastaneye uğramaya karar veriyoruz, biz yokken arayan soran oldu mu diye. Arabayı bahçeye park ederken şaşkınlıkla deponun yine boşalmış olduğunu fark ediyoruz. Aracın altına eğilip baktığımızda, benzin damladığını görüveriyoruz. Onca ıssız yolu bu kış kıyamette delik benzin deposuyla kat etmişiz!

On dört yıl önceki o Pazar gününden belleğimde bu kadarı kalmış. Ne yazık ki pek işe yarar resimler çekememişim.

Sonraki zamanlarda İskilip hakkında iki kez basına yansıyan haber gözüme çarptı. Birincisi dört beş sene önceydi. Yapılan genel tuvaletin pisuarlarını dine aykırı olduğu gerekçesiyle kırmışlar. Diğeri ise geçen yıldı. Türkiye'nin ilk Bedri Rahmi Eyüboğlu Müzesi İskilip'te açılmış. 'Biri gerçekse ötekisi hayaldir' dedirtecek kadar zıt olaylar. Üzerimdeki izlenim, ikincisinin İskilip insanına daha uygun olduğu doğrultusunda.

1 yorum:

Nergis dedi ki...

Nedret,
Tosya, İskilip sözcüklerini görünce heyecanlandım birden. Çünkü ardından Osmancık geleceğin biliyordum. Osmancık çocukluğumun en mutlu yıllarını geçirdiğim kasaba. Koyunbaba köprüsünden sırt çantamla zıplayarak kula gidişimi hatırladım. Çorum'a giderken kusarak geçtiğim Kırkdilim'in böyle muhteşem manzarası olduğunu unutmuşum. Hatırlattın sağol. İskilip okuyan insanlarıyla da ünlüdür ama tarihinin bu kadar gerilere gittiğini bilmiyordum.
Teşekkürler
Nergis